Prof. Dr. Hale Bolak Boratav ‘Gezi’nin Sosyal Psikolojisi’ni yazdı

“Gezi’nin Sosyal Psikolojisi”

İnsan-toplum ilişkisini inceleyen sosyal psikoloji açısından Türkiye,mükemmel bir laboratuvar oluşturuyor. Ülkede özellikle 50’li yıllardan beri yaşanan hızlı sosyal değişim, sosyal bilimciler açısından birçok sosyal olgunun ve sorunun anlaşılmasında önemli bir arka plan oluşturmuş,sanayileşme ve kentleşme, nüfus yapısındaki değişiklikler, örneğin kentli, eğitimli genç nüfustaki artış bu sosyal değişimin temel boyutları arasında sayılmıştır. Bu genç nüfusun kitle iletişim aracı olarak sosyal medyayı giderek daha yaygın ve etkin kullanıyor olması da, tutum, değer ve davranışlarını geliştirirken örnek aldıkları referans noktalarının bir önceki nesle göre daha küresel olmasını, kendilerini dünya vatandaşı olarak görmelerini kolaylaştırmaktadır. Nitekim Gezi olayları da dünyanın değişik yerlerinde gelişen Occupy Wallstreet ve benzeri kitle hareketleri zincirinin en kapsamlı halkasını oluşturmaktadır. Bu yazıda, Gezi etrafında yaşanan direnişe sosyal psikologların penceresinden bakmaya çalışacağım.

Kitle Hareketleri, Bireyler ve Değerler

Tarihsel olarak, sosyal psikolojide kitle hareketleri ve kitlesel eylemler daha ziyade olumsuz özellik ve sonuçları açısından ele alına gelmiş, bu tür eylemlerin bazen kişilerin anonimleşmesine zemin hazırladığı ve kimliksizleşme olgusunu beslediği, dolayısı ile de, kişilerin tek başlarınayken hiç yapmayacakları saldırgan ve çıkarcı davranışları ortaya çıkarabildiği görüşü vurgulanmıştır. Bunun açıklaması olarak da, kitle davranışının olası sonuçlarına ilişkin sorumluluğunun bir anlamda “dağılması,” bireysel kimliklerin erime eğilimi göstermesi, bireylerin kendi farkındalıklarının azalması, dolayısıyla da,  kişilerde olaylardan bireysel olarak sorumlu oldukları inancının zayıflaması gösterilmiştir. Gezi olaylarında önemsediğimiz ve direnişçilerin büyük çoğunluğu için geçerli olan bir gerçek, bu kitlesel hareket içinde bireylerin kendi farkındalıklarını korudukları, provokasyona gelmemek için özen gösterdikleri olmuştur. Bu,  sosyal psikologlar için, bir çok açıdan olumlu bir durumdur ve özellikle de 2000’li yıllarda öne çıkan pozitif psikoloji yaklaşımı açısından da değerlendirmeyi hak etmektedir.

Öncelikle, bu kitlesel hareketin özneleri olan gençlerin dünyaya bakışlarının veya değerlerinin nasıl yapılandığı sorusu sorulabilir. Değerler, özellikle de kültürler-arası sosyal psikologların çok çalıştığı bir konudur. Bu bağlamda ele alınan önemli bir konu Türkiye’de görece bireyci değerlerin mi toplulukçu değerlerin mi daha yaygın olduğudur. Son 20 yıldır, Türkiye’de başta Melek Göregenli’nin çalışması olmak üzere, yapılan sosyal psikoloji araştırmalarında özellikle eğitimli genç nüfus arasında bireyci değerlerle toplulukçu eğilimlerin bir arada yer aldıkları görülmüştür. Gezi’de de görülen budur. Demokrasinin özüne yakışır biçimde, özgün ve yaratıcı sloganlar ve mizah ile aynı mekanı paylaştıkları farklı grupların beklentilerine saygı ve dayanışma ve ortaklık duygusu yan yana yer almıştır. Shalom Schwartz’ın değerler kuramından bakıldığında ise, direnişçilerin genel olarak, özgürlük, bağımsızlık, yaratıcılık, cesaret, ve hazcılık gibi yeniliğe açıklık değerler ile, eşitlik, sosyal adalet, farklara saygı, çevrecilik, yardımseverlik gibi daha evrensel ve başkalarının iyiliğini öncüleyen değerleri harmanladıklarını göstermektedir.

Gruplar Arası İlişkiler Ve Sosyal Temas

Sosyal psikologlar açısından çok can alıcı bir sorun olan ve araştırmalarda Türkiye’nin karne notunun çok kötü olduğu görülen ötekileştirme, “bizler” ve “onlar” söylemi Gezi’de tersine çevrilmiştir. Avrupalı sosyal psikolog Henri Tajfel’in sosyal kimlik kuramına göre, kimliğimizi oluşturan öğeler arasında bireysel özelliklerimiz kadar grup aidiyetlerimiz de rol oynar ve kendimizi ait hissettiğimiz grupları daha olumlu görmemize yol açar. Bu kuramdan yola çıkan sosyal psikoloji çalışmaları grup aidiyetinin birbirini tanımayan insanlar arasında en asgari koşullar altında bile çok çabuk geliştiğini gösteriyor. Örneğin, katılımcıların, deneyi yapan psikolog tarafından yazı-tura atılarak  “asgari gruplar” olarak ayrıştırıldıkları durumda bile, iç-grup tarafgirliği ve dış-grup ayrımcılığı dinamiklerinin çok çabuk geliştiği görülmektedir. Hal böyle olunca, bizde toplumsal kimlikleri temel alan ve tarihsel arka planı olan ötekileştirme süreçlerinin çok daha dirençli olacağını öngörebiliriz. Nitekim son yıllarda yapılan araştırmalar, ister başörtüsü, ister etnik/mezhep farkları, isterse cinsel yönelim ve diğer farklılık eksenleri üzerinden olsun, ötekileştirme açısından Türkiye’nin karne notunun çok kötü olduğunu göstermiştir. Peki, nasıl oldu da direnişçiler arasında bu dinamik gelişmedi, ve dahası, gruplar arası dayanışma nasıl gelişti?

Bu gerçekliğini anlamak için herhalde sosyal temas olgusu ile başlamak gerekir. ABD’de sosyal psikolojinin kurucularından Gordon Allport’un daha 1950’li yıllarda ortaya attığı, ve o zamandan bu yana sınanmış ve geliştirilmiş olan sosyal temas kuramına göre, birbirine karşı önyargılı tutumlar besleyen ve toplumsal hiyerarşide farklı konumlarda olan grupların eşit koşullar altında biraraya gelmesi,  birbirlerini tanıma fırsatı bulması ve işbirliği yapması gruplararası kalıp yargıların kırılmasına yol açabilmektedir. Bu kuram sonraki yıllarda grup kimliği ve gruplar arası ilişkiler konusunda yapılan çalışmalara rehberlik etmiştir. Bu çalışmaların eskilerinden ve belki de en klasik örneği Türkiye kökenli Muzafer Sherif’in 50’lı yılların sonunda eşi Carolyn Sherif ile bir yaz kampı ortamında erkek çocuklar ile yaptığı, “Robber’s Cave/Haramiler Mağarası” olarak bilinen alan çalışmasıdır. Üç aşamalı olan bu çalışmanın ilk haftasında daha öncesinde birbirini tanımayan çocuklar Eagles ve Rattlers adlı iki gruba rastgele ayrılmış ve sadece kendi grupları ile etkileşimde olmalarına izin verilmiştir. Bu aşamada, her iki grupta grup liderinin, grup-içi aidiyetin, özgün etkinliklerin ve takma adların çok kısa zamanda ortaya çıktığı gözlemlenmiştir. Bunu izleyen ikinci haftada ise araştırmacılar, düzenledikleri bir dizi takım oyunu ile bir rekabet ortamı oluşturmuş ve yarışmalarda en çok kazanan takımın hafta sonunda tüm ödülleri alacağını söylemişlerdir. Araştırmanın bu aşamasında rekabet iki grup arasında ciddi bir çatışmaya yol açmış, bir gruptaki çocuklar diğer gruptakilere artan şiddette sözel ve fiziksel saldırganlık davranışları göstermişler, örneğin kaybeden grup, kazanan grubun topladığı ödülleri çadırlara gizlice girip çalmışlardır. Araştırmacıların, birbirlerine düşmanca yaklaşan bu iki grubun arasında dostane ilişkiler geliştirme çabaları, örneğin grupları birlikte yemek veya film seyretmek üzere bir araya getirme girişimleri sonuç vermemiş ve hatta ters tepmiştir. Araştırmanın üçüncü ve son aşamasında ise, katılımcılar, çözümü ancak herkesin işbirliği ile mümkün olabilecek bir takım “ortak sorunlar” etrafında bir araya gelmek durumunda bırakılmışlardır. Araştırmacılar, kampa su getiren borunun patlaması ve kampa yiyecek taşıyan kamyonun tekerleğinin hendeğe saplanması gibi düzmece sorunlar yaratarak herkesin katkısı olmadan halledilemeyen “gruplar üstü hedefler” (superordinate goals) oluşturmuşlar, beklendiği gibi, çocuklar, ortak amaçları doğrultusunda işbirliği yapmışlardır. Araştırmanın belki de en önemli bulgusu, bu işbirliği ve dayanışma sonucunda, kamptan dönüş yolunda çocukların önemli bir bölümünün diğer gruptan çocuklarla iyi arkadaşlıklar kurmaları olmuştur. Bu araştırma açık bir biçimde, çatışmanın ayrımcı tutumları, dayanışmanın ise dostça ilişkileri pekiştirdiğini göstermiştir.

Bu ve benzeri araştırmalar özellikle okul sisteminde uygulamalı sosyal psikoloji çalışmalarına da ışık tutmuştur. Örneğin, Elliot Aronson ve arkadaşları 1970’li yıllarda ABD’de okul öğrencileri arasında etnik çatışmayı azaltmayı hedefleyen “Jigsaw Classroom” (Yap Boz Sınıfı) adını verdikleri dayanışmacı bir öğrenme tekniği geliştirmişlerdir. Bu tekniğin uygulanmasında, farklı etnik gruplardan ve beceri düzeylerinde 5-6 kişilik küçük gruplarda her öğrencinin, o gün sınıfta işlenecek konunun bir parçasının sorumluluğunu üstlenip kendi parçasını gruptaki diğer öğrencilere anlatıp öğretmeleri sağlanmaktadır.  Böyle bir işbirliği gruptaki herkesin tüm metni anlamasını ve sonrasında yapılan küçük sınavda başarılı olmasını sağlamaktadır. İlk başlangıcından bu yana yüzlerce okulda başarı ile devam eden bu uygulamanın daha iyi öğrenme, daha yüksek motivasyon ve öğrenmekten daha fazla zevk alma gibi artıları da olduğu görülmekte, ve hatta okullarda öğrencilerin yaptığı silahlı katliamlar gibi trajik olaylarının önünü almaya katkısı olduğu da düşünülmektedir.

Gezi’de farklı özgürlük talepleri ile bulunan gruplar birbirleri ile belki de ilk defa gerçekten temas etme, dokunma fırsatı bulduklarını, ortak hedefler etrafında çok anlamlı bir dayanışma gösterdiğini söylemek mümkündür. Bu ortak hedefler arasında örneğin çevrecilik, kadına yönelik şiddete son, özgürlük, bireysel hak talepleri gibi içerikli değerlerin yanı sıra, birlikte yaşamanın gerektirdiği bazı temel ilkelere uymak gibi sürece ilişkin hedefler de vardı. Direniş sürecinde hem birebir temas ile hem de sosyal medya üzerinden, birçok kişi ve grup o zamana kadar belki temas etmedikleri gruplarla iletişim ve dostça ilişkiler kurma fırsatı bulmuşlar, en azından, kendi gruplarından kişilerin başka gruplardan kişilerle kurduğu dostane ilişkilere şahit olmuşlardır. Bu olguyu Steven Wright ve arkadaşlarının 90’lı yılların sonunda geliştirdiği genişletilmiş temas kuramı (extended contact) ile ele almak mümkündür. Bu kurama göre, bir grup üyesinin, kendi grubundan birisinin bir dış grupta arkadaşı olduğunu bilmesi, hatta kendi grubundan kişilerle dış gruptan kişiler arasında dostça etkileşimi gözlemlemenin bile o dış gruba yönelik olumsuz tutumları değiştirebildiğini göstermektedir.  Belki de bu nedenledir ki, bu yılki LGBT yürüyüşünde eşcinsellerle dindarlar yan yana “faşizme karşı bacak omuza” sloganları atmışlar, Ramazan’ın ilk günü İstiklal Caddesi’nde kurulan yer sofrasında belki daha önce hiç oruç açmamış gençler, Gezi’de onlara destek veren dindarlarla iftar sofrasına oturmuşlardır.

ABD’li sosyal psikolog Philip Zimbardo insanları “iyi” ve ”kötü” diye ayırmaktansa içinde olunan “iyi” ortamların iyi yönlerimizi, “kötü” ortamların ise kötü yönlerimizi ortaya çıkardığını savunur. Gerçekten de, içinde yaşanılan koşulların iyileştirilmesinin o kişinin hayatına olumlu etkisi olduğunu gösteren sosyal psikolojik araştırmalar mevcuttur. Örneğin, pozitif psikoloji alanında, özellikle de sağlık psikolojisi ile ilgili çalışmalar yapan Ellen Langer, kaldıkları huzur evinde, kendilerine, istedikleri yemeği veya filmi seçme hakkı tanınan veya bir bitkiye bakmak gibi ufak tefek sorumluluklar verilen, yani gündelik hayatında daha çok kontrol olanağı tanınan yaşlıların yaşam süresinin uzadığını görmüştür. Gezi’deki dayanışma ortamının da insan benliğinin empati kurma gibi olumlu yönlerinin ortaya çıkmasına elverişli bir zemin yarattığını da söyleyebiliriz. Orada sergilenen birlikte iş yapma, dayanışma ve yardımseverlik davranışlarının da, demokratik ve özgürlükçü ortamın, orada ortak kaderi paylaşanların hijyen ve sağlık gibi konularda, bireysel sorumluluk almalarını gerektiren koşullarından beslendiği söylenebilir. Nitekim direnişçilerin bir çoğu, belki de hayatlarında ilk defa, tanımadıkları insanlara, yaralanan direnişçilere fedakarca yardım etme davranışı sergilemişlerdir.

Buna karşın, kötü koşullar kişinin en zalim veya en zavallı halini ortaya çıkarabilir. Zimbardo’nun 70’li yıllarda yaptığı “Stanford Prison” çalışmasında, rastgele olarak “hükümlü” ve “gardiyan” rollerine “normal”  üniversite öğrencileri Stanford Üniversitesi’nin zemin katında kurulan düzmece “hapishane”’de beklenenden çok daha kısa bir sürede, sadece 6 gün içinde üstlendikleri rollerin kalıplarına uygun davrandıkları görülmüş, çalışması ABD’de hapishane reformu ile ilgili çalışmalara ışık tutmuştur. Gezi olaylarının sonrasında polislerle yapılan görüşmelerden ortaya çıkan da polisin çalışma koşullarının ne kadar olumsuz olduğudur. Görüşülen polisler emniyetteki emir-komuta zincirinin acımasızlığı, onlara dayatılan rol ve davranış biçimlerine karşı çıkmanın olanaksızlığı ve çaresizlikle başvurulan intihar yolları konusunda çok net konuşmaktadırlar.

Sosyal Etki Süreçleri ve “Uyumsuz” Vatandaşlar

Son olarak, Gezi olaylarını sosyal psikolojinin sosyal etki, ikna, uyma/uymama konu başlıkları açısından da değerlendirmek gerekir. Sosyal psikolojinin belki de en kestirme tanımı “sosyal etki”, yani düşünce, duygu ve davranışlarımızın karşılıklı etkileşim içinde nasıl şekillendiğidir. Sosyal psikologlar ağırlıklı olarak çoğunluğun azınlığın üstündeki etkisini çalışmışlar, farklı nedenlerden ötürü ve beklenebileceği gibi, çoğunluğun azınlığı ikna etmede görece avantajlı olduğuna dikkat çekmişlerdir. Azınlığın çoğunluk üzerindeki sosyal etkisi (minority social influence) daha az çalışılmış olmakla birlikte daha az önemli değildir. Azınlığın çoğunluk üzerindeki ikna gücünün ne zaman ve hangi koşullarda daha etkin olabildiği özellikle araştırılan bir konu olmuştur. Bu konuda üç koşul öne çıkmaktadır. Birincisi, azınlığın sergilediği tavırla ilgilidir. Araştırmalar, tutarlı, ısrarlı ve ama katı olmayan, yani esneyebilen, farklı görüşlere ve işbirliğine açık bir tavır sergilemenin önemine işaret etmektedir. Çok Oscarlı “12 Kızgın Adam” filminde Henry Fonda’nın oynadığı ve diğer 11 jüri üyesini  cinayet davasında sanığa ölüm cezası vermek için yeterli delil olmadığına tek başına ikna eden jüri üyesi bunun en bilinen örneklerden birisidir. İkinci koşul ise azınlığın görüşlerinin, kültürel iklimin (cultural zeitgesit) evrilmekte olduğu yönde olması, dolayısı ile kitlelerin bu yönde ikna olmaya az çok hazır olmaları durumudur. Birçok azınlık hareketi, örneğin, ABD’de 60’lı yılların başında Martin Luther King’in liderliğinde gelişen siyah hakları hareketi buna örnek gösterilebilir. Son koşul ise, çoğunluğu etkilemeye çalışan azınlığın, çoğunluktan sadece fikir ve ideoloji açısından farklı olması, diğer açılardan, özellikle de kimlik kategorileri açısından ise benzer olmasıdır. Bu koşula göre, örneğin, homofobik heteroseksüel erkekleri ayrımcı tutumlarından vazgeçirmek için en uygun adaylar homofobik olmayan heteroseksüel erkekler olmaktadır.

Gezi ve çevresindeki hareketlenmeyi düşündüğümüzde “azınlık” konumunda olan grupların bu koşullara uyduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle, gezi direnişçileri, taviz vermeden ve tutarlı bir biçimde taleplerini dile getirmişler ve bu talepleri yerine getirilinceye kadar direnişlerini devam ettireceklerini beyan etmişler, ama bir yandan da dışlayıcı ve ötekileştirici bir dil kullanmaktan kaçınmışlar, hatta farklı görüşlere hoşgörü geliştirilmesini savunarak inandırıcılıklarını arttırmışlardır. Bu duruş, toplumdaki değişik kesimlerin konu üzerinde düşünmelerini sağlayabilmiştir. İkinci olarak, Gezi’de en yüksek sesle dile getirilen özgürlük, demokrasi ve polis şiddetine karşı olma gibi taleplerin toplumsal normlarla uyumlu ve geçerliliği yüksek olması da etkili olmuş, hatta toplumun bir kısmında son üç yıldır özgürlük alanlarının giderek daralıyor olduğu algısı bu harekete verilen desteği arttırmıştır. Bir başka deyişle, Gezi hareketi, toplum nezdinde, bir kaç yıl öncesinde alabileceğinden daha fazla destek bulmuştur. Kaç yıldır yavaş yavaş büyüyen LGBT yürüyüşüne bu yıl gösterilen olağanüstü ilgiyi, yürüyüşçülere gösterilen “hoşgörü”deki artışı da bu iklimin yansıması olarak değerlendirmek mümkündür. Son olarak, bu direnişin lokomotifi olan genç ve eğitimli kesimin başta da belirttiğim gibi sosyal medyayı çok etkin kullanarak benzer özelliklere sahip, daha geniş bir kitleyi ikna etme avantajını yakaladıklarını öne sürebiliriz.

Peki, sivil itaatsizliği“uyumlu” vatandaş olmaya tercih eden bu direnişçilerin bu “uymama” (non-conformity) davranışını nasıl açıklamamız gerekir? Sosyal psikologlara göre, bireylerin, kendilerinden beklenen uyma davranışını göstermemesinin ardında iki farklı motivasyon olabilir: Sırf karşı çıkma ve tepki verme amacı ile aykırı tutum ve davranışta bulunmak, yani kural olarak ondan beklenene uymayı reddetmek (anti-confomity), ya da, her ne olursa olsun kendi bildiği, inandığı gibi dik durmak, bir başka deyişle, davranışında sosyal etkiden bağımsız olmak (independence). Her ne kadar iktidar tarafından marjinal grupların oluşturduğu bir “çapulcu” hareketi olarak okunmuş olsa da, Gezi hareketini çevre başta hassasiyeti etrafında örülmüş ve halka halka genişleyen bir hak ve özgürlük talebi olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bir başka deyişle, bu direniş hareketi otoriter ve baskıcı sisteme ve hukuksuzluğa karşı yapılan bir özgürlükçü (liberteryen) harekettir. Bu hareketin içinde, -çok yazılıp çizilmiş olduğu gibi- salt iktidar karşıtlığı üzerinden mobilize olan farklı kesimlerin olduğu bir gerçektir. Bu süreçte hükümetin sergilediği yetkeci, yasaklayıcı ve kutuplaştırıcı tavrın bu farklı kesimleri hiç olmadığı gibi birleştirici bir rol oynamış olduğu da doğrudur. Bunu da Jack Brehm’in psikolojik tepki (psychological reactance) kuramı ile açıklamak mümkündür. İnsanlar, özellikle de bireyci eğilimler arttıkça, özgürlüklerinin ve özgür iradelerinin kısıtlanmasına tepki verme eğiliminde oldukları için, onlara dayatılanlar ters tepebilmekte, dolayısı ile de müdahil olabilecekleri bir alan bulduklarında tepkilerini eyleme dönüştürebilmektedirler. Sorunun sadece ağaçlardan ibaret olmadığı vurgusu bu bağlamda değerlendirilmelidir. Özellikle de kadınların bu direniş hareketinin içinde bu kadar yoğun ve aktif bir şekilde yer almalarında, iktidarın yaşam tarzı müdahalelerinin başta gelen hedefi olmalarının rolü olmuş, çoğunlukla siyasi örgütlenmelerde yeterine temsil edilmeyen kadınlar “Bizde buradayız” demişlerdir.

Sonuç olarak gerek bireyler olarak, gerekse farklı gruplar olarak, insanlar uzun bir zamandan sonra sokaklara çıkmışlar, kamusal alanlarda örgütlenmeyi deneyimlemişler ve bu eylem sürecinde bir taraftan barışçıl ve şiddet içermeyen bir siyaset dil oluşturup birbirini dinleme kültürlerini geliştirirken, bir yandan da bir şeyleri değiştirme yönünde öz güven kazanmış, öz-yeterliliklerini (self-efficacy) arttırmışlardır. Kadınların, işçilerin, öğrencilerin, anti-kapitalist Müslümanların, farklı taraftar gruplarının, LGBT bireylerinin, gencinden yaşlısına her kesimden insanın birlikte oluşturduğu “Gezi deneyimi” sosyal psikologların şimdiye kadar Türkiye’de benzerini görmedikleri bir sivil demokrasi hareketi olmuştur. Bu olgu ve devamında gelişen forumları ve benzer hareketleri takip etmek, araştırmalar yapmak, üzerinde daha çok düşünüp, yazmak gerekiyor

Prof. Dr. Hale Bolak Boratav

Temmuz 2013

Kaynak

Share

Leave a Comment