#39. BENLİK

Kendimizi toplum içerisinde konumlandırırken bir takım verilerden yararlanırız. Bunun en başında iç dünyamızda biriktirdiğimiz veriler ve ikincil olarak dış dünyadan kendimizi tanımlamak için aldığımız bilgilerdir. Bunların her ikisi de birbirini besler ve anlamlandırır.

Amerikan psikolojisinin kurucusu William James’in benlik algımızla ilgili bir enfes açıklaması vardır. James’e göre benlik; kendimizle ilgili bildiğimiz tüm düşünce ve inançlarımızdır. Bir diğer ifadeyle, orada bir yerlerde olduğundan emin olduğumuz ve bizi biz yapan şeylerin tamamı benliğimizi oluşturuyor. Benlik kavramından bahsederken, bilinçli bir bilme sürecinden de bahsetmiş oluyoruz.

Bu kavram ile sıklıkla yan yana kullanılan diğer bir kavramsa öz-farkındalıktır. Bu kavram her ne kadar duvar yazıları gibi istenilen her yerde kullanılmaya başlandıysa da gerçekteki tanımı düşündüğümüzden biraz farklı. Öz-farkındalık; kendi hakkımızdaki düşünme eylemdir. Bu eylem sayesinde kendimizi tanımlayabiliyor, toplumdaki varlığımızı inşa edebiliyoruz.

Dünya’da benlik duygusuna sahip tek canlı insan değildir. Örneğin bedenlerinin görebilecekleri bir kısmına kırmızı zararsız bir boya sürülen şempanze ve yunuslar, ayna ile karşılaştıklarında o boya izinin kendilerine ait olmadığını hemen fark edebiliyorlar.

Belki aklınızdan, ne kadar da sıradan bir çalışma olduğu, anlamalarının normal olduğu yönünde düşünceler geçiyordur. Gelişmiş bir canlı formu olarak bize kırmızı boya deneyi basit geliyor olabilir ancak bize ait olmayan kararların, duyguların altına imzamızı atarken, yaşadığımız stresli durumlarda aldığımız olağandışı kararları uygularken, bizlerin de bir benliği olduğunu sizlere hatırlatırım.

Her şeye kendimizi tanımlayabilmekle başlıyoruz. Bu eşsiz bir kabiliyettir. Çünkü insanlar kurdukları ilişkilerde devamlılığa önem verirler. Aynı bir film sahnesi gibi düşünün. Baş roldeki oyuncu konuşmaya kırmızı bir kazakla başlayıp mavi bir kazakla bitirirse, film sizin için basit ve önemsiz bir izlenim yaratır. Yönetmenlerin üzerinde titizlikl mdurdukları, filmdeki devamlılık anlayışı ilişkilerimizde de vardır. Birgün çilekli pasta severken ertesi gün nefret ettiğinizi söylüyorsanız, muhtemelen, karşınızdaki kişiler sizi dengesiz olarak nitelendireceklerdir. Bu şekilde, benliğin yaşam senaryomuza anlamlı bir süreç kattığını görmüş olduk.

O halde benlik konusunda biraz daha derinlere yolculuk yapalım.

İnsanlar kendilerini tanımlarken salt içsel referansları mı yoksa dışsal verileri mi kullanırlar? Bu sorunun cevabına ulaşmak için toplumun kültürel yapısını da incelememiz gerekiyor. O zaman sizleri bayan Owada ile tanıştırayım.

Masako Owada, isminden de anlaşılacağı üzerine Japon bir kadın. Onu birçok kadından ayıran şey, yaşamında aldığı önemli bir karar olmuştu. 1993 yılında, 29 yaşındayken Japonya’nın yakışıklı varis prensi Naruhito ile dünyaevine girdi. Bayan Owada, oldukça tahsilli bir kadındı. Harvard ve Oxford üniversitelerinde eğitimler almış, ülkenin dış ilişkiler masasında çalışıyor, geleceğin parlak bir diplomatı olma yolunda ilerliyordu. Beş dil bildiğinden bahsetmeme lüzum bile yok.

Japon kraliyet geleneklerine göre prens ile evlenmesi demek, kendini kraliyete adaması demekti. Tüm resmi ve örfi kutlamalarda olacak, prensi sürekli destekleyecek, kraliyetin çizdiği kalın çizgilerin dışına asla çıkamayacaktı. Her ülkede olduğu gibi Japonya’da da yenilikçi bir kanat mevcuttur. Bu kanattan kimileri, Owada’nın prensle evlenmesinin, kraliyette bir çağdaşlaşma hareketi başlatacağını düşünüyordu.

Düşündükleri gibi olmadı. Prenses kraliyeti değil, kraliyet prensesi değiştirmişti.

Peki, bu nasıl mümkün oldu? Soruyu kendinize sorup, olası cevaplarınızı içinizde seslendirdiyseniz, yolumuza daha bilimsel bir bakış açısıyla devam edebiliriz.

İki tür benlik görüşü vardır; ilki bağımsız benlik ve bir diğeri de karşılıklı bağımlı benlik. Bağımsız benlik görüşü dediğimizde, kişinin kendisini tanımlarken başkalarınınkini değil, kendi iç referanslarını kullanmasından bahsediyoruz. Eğer kişi kendini, başkalarıyla kurduğu ilişkilere, kendi dışındaki kişilerden aldığı geri bildirimlere göre tanımlıyorsa, buna da ‘karşılıklı bağımlı benlik görüşü’ diyoruz.

Yaşadığınız kültürün ağırlıklı yönelimi her zaman olmasa da sizi etkileyecektir. Örneğin Steve Heine birkaç meslektaşıyla Japon ve Amerikan üniversitelerindeki öğrenciler üzerinde deneyler düzenlediler. Her iki ülkede de katılımcıların bir kısmını önlerinde kendilerini görebilecekleri aynalar olan masalara oturttular, bir kısmını da ayna bulunmayan masalara yerleştirdiler. Tüm katılımcılara aynı soruları sordular. ” Son derece düşünceli biriyim” gibi 20 adet cümleyi kendilerini ne kadar tanımladığı üzerine puanlamalarını istediler. Daha sonra yine aynı cümleleri, kendilerine idol seçtikleri bir kişiyi nasıl tanımladığı üzerine puanlamalarını istediler. Asıl amaç, kişilerin kendilerine yakın gördükleri kişileri ideal benliklerinden ne kadar uzak veya yakın olduğunu anlamaktı. Amerikalı öğrencilerde, eğer önlerinde ayna varsa kendilerini daha nesnel ve daha yargılayıcı değerlendirdiler. Çünkü ayna, dış bakış açılarını tetiklemişti. Bir diğer değişle, kendilerinin iç ve dış standartları arasındaki farkları değerlendirilmeleri sağlanmış oldu.  Ayna olmayan Amerikalılar yoğunluklu olarak ben merkezli puanlar vermişti. Japon öğrenciler için durum farklıydı. Önünde ayna olan da olmayan da dış bakış açısıyla değerlendirebiliyordu. Aynanın olması değerlendirme perspektiflerinde bir değişime sebep olmamıştı. Japonların doğuştan bir dış aynaya sahip olduğu sonucu ortaya çıkıyordu.

Amerikalıların özellikle önlerinde ayna olan katılımcılarının sonuçları incelendiğinde, idolleri ile kendi aralarındaki skorlar uçurum niteliğindeydi. Batılı kültürlerde kişiler kendilerini daha bireysel güdülerle değerlendirirler. Doğu kültürlerinde kişi kendi haricinde toplumsal değerleri de önemser. Kimlik oluşumunda, doğulular için kollektif benlik çok önemlidir ve belirleyici niteliktedir.

Benliğinizin farkında olmak oldukça zor bir iştir. Modern dünyada, aldığınız birçok kararın arkasında, yaşadığınız kültürün sizleri yönlendirdiği yadsınamaz bir gerçektir. Toplumsal olaylarda hissettiğimiz şeylerin, aldığımız kararların nedenine inmek ciddi bir efor gerektirir. Genelde yaptığımız şey, akla en yakın gelen şeyi, o davranışın sebebi olarak ele almamızdır. Ancak bu karar her zaman doğru değildir. Daha vahim olansa, zamanla da aldığımız kararın yanlışlığını sınamadan kendimizi ona inandırmaktır. Açıklaması zor duygulardan sıklıkla kaçıyoruz. Bu kaçış, sahte bir neden üretmemize ve bu neden üzerine de diğer bir sahte duygu inşa etmemize sebep oluyor. Kısacası gerçek duyguları sahte nedenler vasıtasıyla yeni duygulara dönüştürüyoruz.

Ekonominin felaket olduğu ve kiranızı bile ödeyemediğiniz bir sistem içerisinde sahte nedenler üreterek yeni bir duygu oluşturuyoruz. Bu duygu mutluluk olsun. Mutlu olmayı herkes ister, buna kimse karşı değil. Sorun, mutsuz olmanıza sebep olan ana noktanın üzerinden atlayıp, kendinize pilasebo aşısı vurmanız. Televizyonlardaki ve diğer dijital dünyadaki üretilen sentetik duygular da insanların gerçeğin en temeline inmelerini zaman zaman engelliyor.

Share

Leave a Comment