#38. ADİL DÜNYA İNANCI

İnsanlar sergiledikleri davranışların sonuçlarını belli bir temele oturtmaya çalışırlar. Güne çok gergin başladığınızı düşünün. Yakınınızdaki biri de size neden gergin olduğunuzu soruyor. O günkü gerginliğinizin sebebi kendi gözünüzde, tamamiyle sizle alakalı olabilir ya da dış bir etkenin sebep olduğunu söyleyebilirsiniz. Bazı kişisel sorunlarınız olduğu gibi toplum düzeni de sizi pekala etkilemiş olabilir.

Bu konuya insan davranışlarının açıklanmasında yüklemeler oluşturma alışkanlığı üzerine yapılan araştırmalarla devam etmek istiyorum.

Davranışlarımızın sebebini neden içeride ya da dışarıda arıyoruz sorusunun cevabı biraz da kültürel kodlarda gizlidir.

Amy Mezulis, Seattle Pacific University’de klinik psikolog. Kendisi profesör olmadan önce, 2004’te, tam da konumuzla ilgili bir araştırmayı çalışma arkadaşlarıyla beraber gerçekleştirdi.

Araştırma oldukça kapsamlıydı. Dünyanın dört bir yanında toplam 266 çalışma yapıldı. Katılımcılara sorulan sorular genel anlamda, kendi hayatlarında elde ettikleri bir başarının ana kaynağının neyle tasvir ettikleri üzerineydi. Sonuçlar aslında dünyadaki kültürel çizgileri tekrardan belirlemişti. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Ülkeleri, Avustralya ve Yeni Zelanda’daki katılımcılar başarı yüzdesinin neredeyse hepsini kendilerine ayırıyorlardı. Asya kökenli kültürlerde, örneğin Japonya, Çin, Pasifik Adaları ve Hindistan’da başarının kollektif bir işin sonucu olduğu söyleniyor, hatta yerinde kim olursa olsun, arkasında bu denli bir toplumsal destekle aynı sonucu alabileceği üzerine düşünceler aktarılıyordu.

Asya kültürlerinde alçak gönüllülük ve başkalarıyla uyum önemsenen değerlerdir. Bir keresinde uluslararası eğitim sistemleriyle ilgili bir eğitimde, bir grup Çinli öğrencinin, kendi ülkelerinde başarılı bir öğrencinin başarısını ifade etmesinin hoş görülemeyeceğini, başarının kaynağı olan öğretmenlerinden bahsetmeleri gerektiğini söylemişlerdi. Avrupalı katılımcıların da bu kültürel etkiyi yadırgadıklarını hatırlıyorum.

Bireyselci ya da başarıyı ortak paydaya bölme konusu uluslararası spor oyunlarında da kendini çok net gösterir. Yapılan analizlerde Batı bloğu ülkelerinin sporcuları başarı kazandıkları bir yarışın hemen sonrasında verdikleri mülakatlarda, bu zafere çok inandıklarını ve her koşulda pes etmeden çalıştıklarını belirtirken, Asya kültürü bloğundaki ülkelerin sporcuları antrenörlerinden, yöneticilerinden ve onları destekleyen halkından daha fazla oranda bahsetmektedirler.

Peki başarısızlıkta ne oluyor? İnsanlar başarısız olduklarında bunun sebebini kime yüklemektedirler. Kültür şemsiyesi altında incelendiğinde, batılı sistemde bireyler çoğunlukla başarısızlığı hemen dışarda arıyorlar. Asya bloğunda ise tahmin edileceği üzere, sebepli olan kendileridir.

Buraya kadar özetlemek gerekirse; Batı kültürü başarıyı bireysel, başarısızlığı toplumsal olarak nitelendirirken, Asya kültürü başarıyı toplumsal, başarısızlığı ise bireysel olarak ele almaktadır.

Batı toplumları için hatayı toplumda arama yaklaşımı, ülke yönetimi için riskli bir süreç olarak algılanabilir. Bir düşünün. Herhangi bir batı ülkesinde, bireyler sürekli olarak başarısızlık süreci yaşamaktalar. Hatırlayalım, hatayı topluma, başarıyı kendilerine atfetiyorlardı. Ekonomi kötü, sosyal politikalarda sorun var diyelim. Kısaca ülke buhran içinde? Bireyin tepkisi ne olacaktır? Yönetimi eleştirecektir. Bu toplumsal hale geldiğinde, o ülkenin yöneticilerinin istifa ettiklerini göreceksiniz. Bundan dolayı batı sisteminde bireyin özgürlükleri sistem tarafından sarsılmaz bir garanti içinde olmalıdır. Vatandaşlar bireysel başarılar yaşayabilmeleri, sistemden şikayetçi olmamaları için de sürekli desteklenmelidir. Bunun aksi durumlar, Amerika Birleşik Devletlerinde yaşanan WallStreet ayaklanmasıyla sonuçlanacaktır. Ancak Asya tipi sistemlerde başarısızlık sistemle alakalı değil, bireyle alakalıdır. Toplumsal algıya baktığınızda, başarılarla anılan bir sistem, başarısızlıkla anılan vatandaş profili size şunu gösterecektir; vatandaşın da üstünde olan bir yönetim şekili.

Asya kültüründe bizlere de çok tanıdık gelecek farklı bir durum daha mevcuttur. Bu kültüre ait kişiler hatayı kendilerinde aradıklarında, çoğunlukla, toplumda bu davranışın bir karşılığı bulunmaktadır. Başarısızlık deneyimi yaşayan kişi ile hemen bağlantıya geçilir ve duygudaşlık dediğimiz bir iç grup oluşur. Türkiye’de “Düşeni kaldırmak, yaraları sarmak” tabirleri aslında bu kültür sisteminin bir tezahürüdür. Bu duygudaşlık, sosyal psikologların incelemelerine göre toplum içindeki bağların daha da güçlenmesine sebep olmaktadır. Birlikte hareket etmek, birlikte aynı duygulara sahip olmak, belli bir noktada hatanın faturasını kişinin kendisine kesmesinde bir alışkanlık oluşturmaktadır. Yalnız olmadığını hissetmek, hatanın içeride aranmasının getireceği depresyonları azaltıyor olabilir. Yalnız insanlar, hataları dışarıda arama eğilimi yaşıyor çünkü bunu kaldırabilecek psikolojik destekleri bulunmuyor.

Ancak bu yapının dezavantajları da bulunmaktadır. Daha iyi bir analiz yapmak için küçük bir hatırlatma tam da yerinde olur diye düşünüyorum.

Başarısızlık gibi süreçlerde insanlar kendilerini suçluyor, başarıyı da toplumsal sisteme atfetiyorsa, bu bazı toplumsal damgalamaların kapısını da açıyor olabilir mi?

Baskın ahlaki kuralları olan toplumları inceleyecek olursak, toplumca kötü, ahlak dışı olarak addedilen durumlarda, geneli itibariyle sorumluluk madura yüklenmektedir. Basında çıkan kadın tecavüzleri haberlerinde, haberi kaleme alan yazarların konuyu ele alışlarını incelediğinizde, kadının açık bir şekilde suçlandığına şahit olabilirsiniz. Daha da sert bir tondan takip etmek isterseniz siyasilerin demeçlerine bakmanız yeterli olacaktır. Madur kişi, bir de zaten yaşadığı travmatik durum içinde hatayı kendinde arıyorsa süreç daha da yıpratıcı olacaktır. Toplum tecavüzün faturasını kadına kesiyorsa, gazeteler, televizyonlar, siyasiler de bunu destekleyici paylaşımlarda bulunuyorsa, işte o zaman kısır bir döngünün içinde kalıyoruz.

Baskın ahlaki kurallarla yaşayan toplumlarda, deyim yerindeyse, tecavüze uğramak aslında ne olursa olsun kadının koruması gerektiği bir değeri kendi hatasıyla kaybettiği anlamı taşımaktadır. Bu kültürel yüklemenin yapılmasının bir sebebi de söz gelimi hatanın birşeyleri korumak, kollamak zorunda olan bireyden kaynaklandığı üzerine olan bakış açısıdır. Daha geniş açıdan bakacak olursak, dünyada da bunun birçok örneği vardır. İnsanların genel anlamda şu şekilde bir inancı vardır; kötü şeyler kötü insanların başına, iyi şeyler de iyi insanların başına gelir. Buna ‘Adil Dünya İnancı’ diyoruz. Böyle bir savunmacı yükleme, hatayı bireye yükler ve madur olan kişiye cezayı keserse, kadın tecavüzlerinin oranı gün geçtikçe artacaktır.

Saldırgan kocaların, eşlerine gösterdikleri şiddetin toplum nezdinde ne anlam ifade ettiğini inceleyen birçok çalışmada, gözlemcilerce kayıtlara geçirilen ‘hatanın kadına yüklendiği’ sonucuna dair elimizde birçok veri bulunmaktadır. Adil dünya inancının yarattığı ikircikli durum da hemen gözümüze çarpar. Bu türden bir yüklemeye inanan kişiler kendisi gibi masum bir kişinin yolda yürürken başına istemediği bir şeyin gelebileceğini asla düşünmez. Yani bu inanç, kendisini güvenli bir sınırda tutar çünkü kendisine göre o iyi biridir ve başına hep iyi şeyler gelecektir. Kendi dışındaki kişilerin başına kötü bir şeyler gelme ihtimali hep vardır, çünkü o kişiler kötü bir şey yapmış olabilirler.

Bu yüklemeye sıkı sıkıya sarılan kişilerde gözlemlenen temel yaklaşım, ön yargılarına bağlanmak, ayrımcı söylemlerle kendini konfor alanında tutmak ve bilimsel adalet terazisini iyi ayarlayamamaktır.

Share

Leave a Comment