#36. UYUŞMA YANLILIĞI

İnsanların davranışlarını neye göre yorumlarsınız? Çevrenizdeki kişilerin size gösterdiği ya da herhangi bir olay karşısında oluşturduğu tutumun sebebi sadece sahip oldukları içsel birikimle mi ilintilidir? Çevremizden gelen mesajların davranışlarımızı ve dünyayı algılama boyutundaki etkisi nedir?

Anadolu’nun bir köyünde, bundan yaklaşık yirmi yıl önce bir aşiret mensubu kişi hasımları tarafından ağır yaralanmış, zor koşullar altında hastaneye kaldırılmıştı. Yaralı kişinin durumu kritik noktadaydı ve acil kan ihtiyacı söz konusuydu. Ancak o bölgede kan bağışı yaygın değil ve hatta dinen de caiz olmadığı konusunda inanç baskın durumdaydı. Buna rağmen büyük bir zorluk içerisinde gerekli kan bulunmuştu. Yaralıyı, doktor hemen ameliyata aldı. Yarım güne yakın bir süre sonrasında omuriliğine saplanan kurşun haricindeki tüm kurşunlar temizlenmişti. Kuşkusuz, aşiret ameliyat sonrasında çok sevinmişti. Ancak bu sevinç çok uzun sürmeyecekti. Bir süre sonra yaralı olarak gelen aşiret üyesinin ciddi şekilde yürüme ve konuşma yeteneğini kaybettiğini fark etmişlerdi. Aşiret her yerde doktoru aramaya başladı.

Doktor ise izne ayrılmış olduğu için ailesinin yanına gitmişti. Bu süre zarfında ortalıkta bir takım söylentiler dolanmaya başladı. Sözüm ona, doktor karşı aşiretin bir üyesiydi ya da aralarında bir anlaşma vardı. Yaralanan kişinin de ne olduğunu anlatamaması için ameliyatına giren doktorun tedbir aldığını, gizli bir mesaj olarak da kasıtlı olarak kötürüm bırakıldığını savunmaya başladılar. Aşiretin doktora ulaşamadığı her gün öfke daha da artıyordu. İşler o kadar büyümüştü ki, konu emniyete kadar gitti. Doktor izinden döndü ve koruma altına alındı. Bir şekilde kendisinin tüm bilimsel gereklilikleri yerine getirdiğini anlatmaya çalıştı. Hakkında soruşturma da açıldı. İncelemeler, doktorun yapması gereken her şeyi doğru yaptığı yönündeydi. Bu da aşireti durdurmadı. Eğer diğer aşirete mensup değilse, o zaman, özel bir husumeti vardır düşüncesi ağır basmaya başladı. Hiçbir çaba doktorun özel bir tasarrufu olmadığı noktasında inandırıcı olamamıştı.

Aşiretin olaylara yaklaşımını incelememiz gerekirse; mensuplarını yaralayan kişiden çok, doktoru suçluyorlardı. Oluşan durumun sonucu olarak değil de, doktorun bir inancı veya yatkınlığı sebebiyle akrabalarının bedensel ve konuşma engeliyle karşılaştığını düşünüyorlardı. Doktor ise birkaç kez iletişim yolunu kullanmış ve sebeplerini açıklamaya çalışmıştı. Tüm bu profesyonel uğraşın tam karşısında dağ gibi farklı bir algı kümesi durmaktaydı.

Edward Jones ve Victor Harris 1967 yılında üniversite öğrencileri üzerinde bir deney düzenledi. Öğrencilerine, başka bir öğrencisi tarafından kaleme alınan ve Küba’nın eski lideri Fidel Castro’nun yönetimiyle ilgili yazılan bir çalışmayı dağıttılar. Öğrencilerinin yarısına, çalışmayı kaleme alan kişinin kişisel yaklaşımlarını da kullanarak hazırladığını, diğer yarısına da bu çalışma konusunun hangi perspektifte işleneceğinin yazarın insiyatifi dışında belirlendiği  ve çalışmayı yapanın bunun dışına çıkmaması gerektiğinin belirtildiğini söylediler. Yani ikinci gruba verilen ana mesaj, yazıyı hazırlayan öğrencinin kendi hür düşüncesiyle değil, baştan belirlenen içerikle çalışmayı tamamladığıydı. Bu şekilde okuyucular, orada yazılanları incelediklerinde öğrencinin aslında Fidel Castro ile ilgili gerçek düşüncülerine ulaşamayacaklardı.

Deneyin sonuçları konumuza ışık tutar cinsteydi. Her iki grupta da yazarın Fidel Castro’yu desteklediğini ya da karşı çıktığını düşünen katılımcılar vardı. Ancak bizim için önemli olan, yazarı Fidel yanlısı ya da karşıtı olarak görmeleri değil; bu yazının içeriğini, o yazıyı yazan yazarla ilişkilendirip ilişkilendirmeyecekleridir.

Çalışmaya yazarın kendi düşüncelerini de kattığı söylenen gruptaki katılımcılara sorulduğunda, tahmin edebileceğiniz üzere %60 oranında yazarın kendi duygularını temel alarak çalışmayı hazırladığı sonucu çıktı. İkinci grup, yani yazının içindeki perspektifin, yazarı tarafından belirlenmediği konusunda bilgi alan grubun düşünceleri ilk gruba nazaran biraz daha ılımlı olsa da ciddi oranda yazıyı hazırlayanın, yazının içeriğine inandığı ve kendi duygularını yansıttığı fikri ilk gruptaki gibi ağır bastı.

Biz buna sosyal psikolojide “Uyuşma Yanlılığı” diyoruz. Davranışı insanların yatkınlıkları ölçüsünde açıklama eğiliminde bulunuyoruz. Bu da karar alırken hata yapmamıza sebep olmaktadır.

Çoğu zaman insanların davranışları kişilikleriyle bağlantılı değil midir? Evet, öyledir. Gözden kaçırdığımız noktaysa bir durumu değerlendirirken, o durumun aktörünün sosyal çevreden de etkilenebileceği gerçeğidir. Jones ve Harris’in 1967 yılında yaptığı araştırmada ikinci gruba açıkça, yazı hazırlanırken öğrencisinin içerikle ilgili tasarrufunun olmadığı belirtilse de yani öğrencisinin dışarıdan gelen bir etkiyle yazıyı yazdığı söylense de, deneklerin çoğunluğu yazar hakkında içsel yüklemelerde bulunmuşlardı.

Bunun sebebi, bir kişinin davranışını yorumlamaya çalışırken dikkatimizi çoğunlukla hedefimizdeki kişinin çevresindeki sürece değil, tam kendisine vermemizdir. Kişinin o sabah başına gelmiş olan bir şey, geçirdiği bir rahatsızlık, aldığı ilaçların yan tesiri gibi olasılıklar hiç aklımıza gelmez.

İnsan, başkasını yorumlarken, var olan onlarca boşluğu zihninde oluşturduğu şablonlarla doldurmaya çalışır. Biz, insanlar için algısal netlik arz eden tek şey, karşımızdaki insandır; görmediğimiz süreçler değil.

İnsanlar kendi perspektifleri ve yaşam doğruları üzerinden yorumlama yapmayı tercih eder. Bu bilişsel süreç açısından da aslında ekonomik bir yaklaşımdır. Sonuç olarak her karşılaştığımız durum için en baştan düşünce inşasında bulunsak gündelik yaşamımızda yol alamaz ve sistem hatası vermeye başlarız. Bir düşünün; yolda yürüyorsunuz ve karşı taraftan hızlı bir şekilde koşarak gelen birisi var. Hareketin tanımlanması, kişinin koşma hızı, yüzü, nefes alma sıklığı, fiziksel şartları ve tehdit analizi gibi verileri tekrar tekrar sıfırdan düşünmek yerine zihnimizdeki hazır şablonlardan birini çıkartır ve gelen kişinin size bir tehdit unsuru olup olmadığını bir önceki deneyimlerinize göre belirlersiniz. Her seferinde uzun uzun analizlerde bulunmak hem bizi yorabilir hem de gerekli reflekssel kaçınımlarımızı gerçekleştiremememize sebep olabilir. Ancak insan ilişkileri ve süreci ciddi olan konularda hazır şablonlarımızı kullanmak bizi farklı bir tehditin içine de atabilir. Aynı aşiretin yaptığı gibi.

Doktor zaten izne ayrılacaktı. Ameliyattan sonra izne çıkması, aşiret için kuşku verici olmuştu. Daha önce de iki aşiretin birbirini yok etmesi için böyle hukuk dışı yaklaşımları olması ve tetikçilerin ortadan kaybolması zaten hazır bir şablondu. Doktorun da izne ayrılması hazır bir şablonun kendine vücut bulmasına sebep oldu. Şablonların bu şekilde oluşması ise aşiretin zaten sahip olduğu hukuk dışı yaşam alışkanlığıydı. Bir diğer değişle; neyi nasıl anlamlandırdıkları, ne gibi bir hayat pratiğine sahip olduklarıyla da bağlantılıydı.

Uyuşma yanlılığının getirdiği hatalar sebebiyle köşe yazarları, gazeteciler, edebiyat yazarları, tarihçiler, siyasiler vb. alanlarda çalışan kişiler çoğunlukla sivri okların hedefi altında çalışırlar. Gerçek ile kişisel inançlar bazı zaman farklı noktalarda olabilir. Yapılan araştırmalardan çıkan sonuçlar herkesi memnun etmeyebilir. Çıkan sonuçlara, o araştırmayı yapan kişinin inanç dünyası uymaya da bilir ve hatta toplumun geneli gibi de düşünebilir. Her ne koşulda olursa olsun, araştırmayı yapan kişi yansız olmak durumundadır. Daha da önemlisi toplum, çıkan sonuçları, o çalışmayı yapan kişinin karakteriyle de ilişkilendirmemesi gerekir. Aslı olan, sonuçtur. Çalışmayı yapan dürüst, toplumun da düşünsel düzeyi bilimsel kalitede olduğu sürece, kuşkular ve etiketlemeler dünyası içerisinde yaşanmaz.

Share

Leave a Comment