#33. İnsan Ölçeği

Yaşadığınız şehrin üzerinizde yarattığı psikolojinin farkında mısınız? Zaman zaman kendinizi köşeye sıkışmış ve uzak diyarlara kaçmak isterken buluyor musunuz? O zaman okumaya devam edin…

Gelecekte şehrin dışında, belki küçük bir sahil kasabasında yaşamak istiyorsun. Belki de etrafı papatya tarlalarıyla çevrili bir ovada tek katlı bir kır evi senin için pek de fena sayılmaz. Ya da doğduğun köy hala yerli yerinde duruyorsa; horoz sesleriyle güne uyanmak, ekip biçmek, birkaç hayvanla mutlu mesut bir ömür geçirme fikri hayallerini süslüyor.

Peki, neden yaşadığın bu kentten kaçıp uzaklaşmak istiyorsun?

Bu soruyu sokaktaki yüz kişiye sorsak doksan dokuzu benzer cevaplar verir. Bilimsel bir kanıtım yok, ancak sezgisel olarak toplumu iyi koklayabildiğimi düşünüyorum. Bizi de harekete geçiren şey, sezgilerimiz değil midir?

Ne zaman doğup büyüdüğüm ancak şuanda işimi bitirdiğimde adeta kaçarcasına arkamda bıraktığım güzel şehre; İstanbul’a  gitsem içimi bir ürperti sarıyor. Özellikle Atatürk Havaalanından çıktıktan sonra gördüğüm manzara beni çok üzüyor. Yeşilin yeri gri betonlara teslim edilmiş. Şirin gözükebilsin diye de az sayıda bile olsa balkon korkulukları rengarenk mika kaplamalarla süslenmiş. Ancak insan algısı yapay ile organiği ayırt edebilecek güçtedir. Benim gibi estetik kaygıları olan biri için yapay bir mimari çok rahatsız edici olabiliyor.

İnsan psikolojisi yaşadığı alanla adeta güçlü bir frekansta bağlıdır. Şöyle hayal edin; gün içerisinde dışarıda maruz kaldığınız her etkinin bir renk olduğunu; kötü etkilerin renginin kırmızı, sizi keyiflendiren etkilerin renginin yeşil olduğunu düşünün. Akşam evinize geri döndüğünüzde üstünüz başınız ağırlıklı olarak hangi renk ile boyanmış olurdu? Hangi renkle boyandıysa; işte ruhunuz da her gün o renkle boyanmaktadır.

Bu söylediklerim belki bir sahil kasabasındaki belki de bir kırdaki evin emlak fiyatlarını aleyhinize etkileyebilir ama biz gelin, bu kent yaşantısı içerisinde adeta savaşan insanoğlunun üzerine bir mercek tutalım.

Danimarka’nın başkenti Kopenhag şehir planlamacılığı yönünden oldukça dikkat çekici bir yere sahip. Yıllar önce bir grup biliminsanı, vatandaşlarının şehrin merkezindeki yaya olarak seyahat etme alışkanlıklarını merak etmiş ve bir araştırma ekibi kurmuşlardı. Amaçları şehrin en merkezinden başlayıp çember şeklinde dışarı açılarak hangi yolun, caddenin ve sokağın hangi yoğunlukta insanlar tarafından kullanıldığını anlayabilmekti. Ekip kendi içinde görev dağılımı yaptı ve her araştırmacı sorumlu olduğu bölgede günler süren incelemelerde bulundu. Tüm veriler toplandı ve büyük bir titizlikle incelendi.

Her şey bu kadar mıydı? Elbette hayır. Aslında bu araştırmanın bir de perde arkası var.

Bir eğitim programı çalışması için bir araya geldiğim mimar arkadaşım Demet, şehir ortamında insanların tutum ve davranışları üzerine daha önce duymadığım bir terimi zihin dünyama kazandırdı: İnsan ölçeği.

Bazı dışsal kavramlar düşünce kodlarımızda ayırt edici yaklaşımlar sergilememize sebep olabiliyor. Örneğin boyunuzdan küçük olan objelere karşı sempati, sevgi, anlaşılır olması gibi dürtüler geliştirirken; boyunuzdan oldukça büyük objelere karşı daha mesafeli, kuşkucu ve de stresli olabilirsiniz. Sergilediğiniz yaklaşımlar geçmiş yaşamınızda edindiğiniz tecrübelerden dolayı ya da farklı bi kişinin tecrübesini kendinize ithal etmenizden kaynaklı olabilir. En nihayetinde bu durum yaşantınızda değişiklik yapmanıza kadar gidebilir.

İnsan ölçeği kavramını özellikle şehirde yaşayan kişileri derinden ilgilendiriyor. Sokağa çıktığınızda kendinizden ve diğer insanlardan sonra, boyunuza göreceli olarak en yakın doğal obje hangisidir? Yolda yürürken günlük yaşantınızda bilinçli olarak kendinize hiç bu soruyu sordunuz mu? Bu sorunun cevabı çok önemli. İnsanoğlunun gelişimini oldukça etkileyen bir faktörün neden kangren olduğunu bu sorunun cevabında bulabilirsiniz.

İnsan ölçeğine, insandan sonra en yakın doğal obje ağaçlardır. Kentli bir yaşam tarzında ağacın olmadığı yerde insan sadece oksijen zenginliğinden, gölgesinde bir hoş sedadan mahrum kalmıyor; mental açıdan bağlantı kurabileceği farklı bir ilham kaynağından da uzaklaşmış oluyor.

İnsan ölçeği kavramını sosyo psikolojik açıdan araştırırken, yapılan yorumlardan biri özellikle dikkatimi çekmişti. Bugünkü mimari yapılara atıfta bulunarak: “İnsanı ezen, onu atomize den kütleler yığını…” olarak tanımlamıştır. Çok derin bir söylem…

Birleşmiş Milletlerin 2014’te yayınladığı Dünya Kentleşme Olasılıkları raporunda insanların artık yaşamak için kırsal kesimleri pek tercih etmediği ve şehirlere göç ettiğini belirtmektedir. Hazırlanan raporda şehirli yaşam verileri 1990, 2014 ve geleceği tahmin ederek 2050 yılının oranları paylaşılmış.

Kabaca 1950 yılına özel ayrıca belirtilen oranlara bakılacak olursa dünya nüfusunun bu yılda %30’luk dilimi kentte yaşıyorken 2014’te dünya ortalaması %54’e yükselmiştir. Yani yaklaşık her 2 kişiden biri şehirde yaşamakta. Türkiye’ye özel verileri TÜİK’in websitesinden incelediğinizde 2012 yılında yayınlanan rapora göreyse 58.448.431 kişi yani Türkiye nüfusunun %77,2’si kentte yaşamakta. Türkiye 1985 yılında %47 oranında kırsal, % 53 oranında kentsel yaşam tarzındayken, bu yıldan sonra makasın ucu bir daha kapanmamak üzere açıldı.

Sadece sayılar deyip geçerseniz, tablonun tamamını göremezsiniz.

Bazı sağlık sebeplerini ve araştırma aralığında önem arz etmeyecek marjinal durumları saymazsak, bugün emlak sektöründe satın alma ya da kiralama gibi tercihler, bir binanın üst katları şeklinde gerçekleşmekte. Örneğin bir binada deniz gören kısmı birçok kişinin tercih edebileceğini ortak akılla tahmin edebilirsiniz. Neden özellikle denizi gören bir daire isteyesiniz ki? Çünkü günlük yaşamınızda denizi göremiyorsunuz. Binalar tarafından işgal edilmiş, araçlar taradından çekilmez hale gelmiş trafik, sizi denizden koparmakta.

Otellerdeki kral daireleri genelde en üst kattadır. Krallar gibi bir odada konaklamak için neden en üst katta yatılıyor? 3. kattaki odayı kral yapmayan şey nedir? Buna paralel olarak büyük iş merkezlerinde, gökdelenlerde oranın yöneticisinin odası az bir istisna haricinde en üst kattadır. Örneğin bu yönetici kişi, sorumlusu olduğu yapıyı 2. kattan yönetemiyor mu?

Tüm bu soruların bir ortak paydası var; o da insan algısının zamanla, ince ince kodlanmasıdır. Katıldığınız her satış, kişisel gelişim eğitiminde gelişimi yukarı doğru çıkan bir okla sembolikleştirildiğini görürsünüz.

Koca bir gökdeleni düşünün ve olmasa daha iyi olur ama; bir köyün tam ortasına aynen getirip diktiğinizi hayal edin. Kırsallı bireyin daha önce şehir hayatını deneyimlemediğini de varsayın. Sizce en üst kat ne kadar ilgi çekici gelirdi kendisine? Bir otel dikseniz kral dairesinin manzarası mı yoksa yumuşak yastıkları mı daha önemli olurdu kırsaldaki bir kişi için?

Üzerimizde baskı yaratan her neyse, kaybettiğimiz ve bir daha karşılaşamayacağımız şeylere sahip olabilmek için, bu baskı kaynağından medet umar, onu bu kaynak içinde aramaya çalışırız. Daha da çeşitlendirmem gerekirse; yeşili, denizi, gökyüzünü kaybettiğimiz için, bizden onlarca metre daha büyük ve temkinli yaklaştığımız yapıların en tepesine çıkmayı tercih ediyoruz. Kapitalist dünyada paranın gücü metamorfoza uğrayarak yükseklik, kademe gibi kavramlara dönüştü. Yüksek binalar kendimizi kimliklendirmede bir rozet işlevi görmeye başladı. Dahası, binalar arasına sıkışan insanların sağlığı da bundan etkilenmekte. Etrafı betonlarla çevrili bir şehirde yaşan kişi, şehrin gürültüsünü daha kuvvetli hissetmektedir. Rüzgar döngüsü işlevsiz hale gelmekte; binalar şehirlerin daha da ısınmasına sebep olmaktadır. Tüm bunların ortasında da yaşam mücadelesi veren, aynı sizin gibi bir insan bulunmaktadır.

Dönelim Kopenhag’taki araştırma grubuna…

Şehirdeki yayaların hareket ettiği noktaları belirten yaya yoğunluk haritası oldukça etkili bir şekilde hazırlandı ve yayaların sıklıkla kullandıkları alanlar araç trafiğinden temizlendi. Görüldü ki, insanlar şehirlerinde daha mutlu ve kendilerini daha güvende hissetmeye başladı. Depresyona dayalı psikolojik rahatsızlıkların oranı hızlıca düşmeye başladı. Bu çalışma Newyork’a da ilham oldu ve birçok alan yayaların yürüyebileceği ve oturup soluklanabileceği şekilde tekrardan düzenlendi. Türkiye’de ise şehir mimarisi insanların yaya hareketlerine göre değil; araçların ulaşım istikametine göre tasarlanmakta. Oysa şehri canlı tutan, anlam katan misafirleri araçlar değil; insanlardır.

Share

Leave a Comment