#31. Baldwin Etkisi

Sizi siz yapan özellikleriniz doğuştan mı geldi? Toplumların karakteristik özellikleri bir ehil insanlar grubu tarafından manipüle edilebilir mi?

1861 yılında Güney Karolayna’da doğan James Mark Baldwin, Princeton Üniversitesi’nde psikoloji bölümünde okudu. Oldukça sıkı bir eğitim donanımına sahip Baldwin, profesyonel kariyerinde ise dikkatleri sürekli üzerinde toplamış bir bilim insanıydı. Oxford’tan onursal doktorası olan Baldwin, insanların davranış adaptasyonu üzerine eşsiz eserler bırakmıştır.

Baldwin’e göre bir civciv, kendine büyük bir tavuğu değil de ördeği örnek alırsa; ölür. Ona göre mevcutta sahip olunan donanımın olanak tanıdığı ölçüde ilerleyiş gerçekleşebilir. Daha da evrimci söylemlerle devam edecek olursak; doğana ayak uydurmazsan yaşam savaşında geride kalır ve yok olursun.

Oldukça indirgemeci bir yaklaşım olduğu düşünülerek akademi dünyasında fırtınalar koparan ve literatüre “Baldwin Etkisi” olarak geçen bu hipotez kısaca sahip olduğunuz biçim ondan elde edilecek işleve uyum sağlayacağını, bir davranış değişikliğinin sistemde değişim yaratacağını ve bu sistemin her bir parçasının buna ayak uydurmak durumunda kalacağını belirtir. Eşlik  edemeyene de hoşçakal denir.

Toplumlar kültürel tabanlarında birikim oluştururken birçok komşu kültürden etkilenir. Bu etkileniş toplumun sahip olduğu donanımlarla harmanlanır. Şöyle geriye bakıp Türkiye’nin dönem dönem etkilendiği kültürel esintilere bakacak olursanız, bir kısmının günümüze kadar gelemediğini görürsünüz. Bu bir bakıma normaldir. Toplumlar zaman içerisinde değişebilir ancak benim dikkat çekmeye çalıştığım nokta, değişmeyip kalanlardır. Bu değişmeyen kısım, o toplumun ana omurgasından mı kaynaklanmaktadır?

Türkiye gibi iki uygarlığın arasında kalan ülkelerde iş halat çekme oyununa dönmektedir. İpin orta noktası bir doğu uygarlığı bir  batı uygarlığı sınırları arasında gider gelir. Bu sonsuz gidiş geliş sırasında toplum da bir o yana gider bir bu yana. Batı ve doğu toplumlarını incelediğinizde toplumsal değişimleri hiç bu kadar hızlı olan başka bir ülke göremezsiniz.

Cumhuriyet’in ilk dönemlerine baktığınızda ilk Türk Sosyologları olan Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin’in iki çarpıcı örnek olduğunu görürsünüz. Türk sosyolojisinin kurucusu Ziya Gökalp bireyin de üstünde olan bir toplumu tasvir eder. Bireyi denetleyen, Şerif Mardin’in deyimiyle mahalle baskısı kuran bir psikolojik yapı söz konusudur. Merkeziyetçi bir bakış açısı olan Gökalp’in tam karşısında onun gibi Durkheimci ancak daha çok adem-i merkeziyetçi, yani bireyselci, kişisel hürriyeti toplumsal çıkarların önünde tutmuş Prens Sabahattin bulunmaktadır.

Bu iki sosyoloğun farklı görüşleri bugünki genel yaklaşımların aslında birer özeti niteliğindedir.

Bugün bazı görüşler, bireylerin tek başına bir anlam teşkil etmediği, bir otorite tarafından idare edilmesi gerektiği çizgisindeyken liberal kanat ise tüm sistemin bireyi destekleyen bir işlevde olması gerektiğini düşünen John Locke perspektifinden bakar.

Çok kültürlülük iyi olduğu kadar, toplumsal yaşamda zorla tektipleştirilen insanların yaşamlarını diledikleri gibi idame ettirmeleri için de büyük bir sınavdır. Örneğin Amerika’da İrlandalılar günü kutlandığında, bu büyük keyifli bayrama sadece İrlandalılar katılmamaktadır. Çünkü yaftalanma gibi bir korku söz konusu değildir.

Karma bir sosyolojik yapı içerisinde yaşayan ve farklılıklara saygının olmadığı toplumlarda birey, değim yerindeyse tavuğu mu ördeği mi örnek alması gerektiğini, hangisine göre davranış geliştirmesi daha uygun olacağını kestirmede, pek tabi zorluk yaşamaktadır.

Genelde kapalı olarak sınıflandırdığımız bu toplumlarda birey, kendi için dikilmiş kaftanı giyer, sadece ona uygun olduğu düşünülen sosyal rollere büründürülmek zorunda bırakılır. Aksi bir davranışta bulunması, toplumsal bir yaptırıma maruz kalması demektir.

Diğer bir açıdan bakarsak, toplumların kendilerine has bir takım davranış modelleri de vardır. Hatta aynı konuda farklı toplumlar farklı yaklaşımlar da geliştirebilir. Bunun olması gayet doğaldır da.

Örneğin dünyada çevreci hareketlerin tarzı ülkeden ülkeye oldukça farklılık gösterir. Almanya’da 68 kuşağının solcu bireylerinin kurduğu Alman Yeşiller Hareketi daha çok muhalif bir tavır sergiler ve partileşmiş bu hareketin iktidar olma gibi ciddi bir eğilimi yoktur. İngiltere’de çevreci hareketler daha radikal çizgide seyrederken, Amerika liberal çevreciliğin kalesi durumundadır. Türkiye’de ise çevreci hareketler Gezi Hareketi öncesine kadar daha çok devletçi bir tutum içindeydi. Ülkelerin içinde bulundukları ve bireyi etkileyen politikaları toplumsal hareketleri de etkilemiştir.

Ancak tüm bu örnekleri ele alacak olursak, toplumun içinde var olan değerleri dışında davranması mümkün değildir gibi bir çıkarıma gidemeyiz. Belki toplumun genel tutumu dışında gerçekleşen bir akım, yeteri kadar güçlüyse ve hatta azınlıkta dahi olsa, o toplumda bir anomi oluşturabilir. Bu yeni davranış modeli toplum içinde kabul buldukça etki alanını genişletir ve peşi sıra sempati kazanarak geniş kitleleri etkiler. Bu yeni akımın toplum üzerinde yaratacağı etki ne kadar güçlüyse ona uyum sağlama direnci de bir o kadar fazla olacaktır.

İşte Türkiye’deki travmalar bundan kaynaklanmaktadır. Yeni akımlar oldukça politize edilir ve sert bir direnç duvarıyla karşılaşır. Tepkisel bir toplum olduğumuz için hala saz ile cazı çarpıştırıyor, halat oyununda hangi ekibin kazanacağı ekseninde değerlendiriyoruz.

Toplumları ele alırken kategorik bakmak bu yüzyılın bakış açısı için sakat bir yöntemdir.

Halbuki, civcivin tercihine bıraksak, belki ne tavuk olacak ne de ördek.

Share

Leave a Comment