#30. Kör Demokrasi

#30. Kör Demokrasi - Download This Episode
Neden bazı toplumların demokrasiyle kan bağı yüksekken, diğerleri uyuşmazlık içindedir? Demokrasi ile yoğrulmuş toplumların bireyleri ile dikta yönetimlerin bireyselleşememiş bireyleri arasındaki en temel fark nedir? Gelin merceğimizi bu iki gruba tutalım ve arasındaki kontrastı inceleyelim.

Susan Greenfield’ın eşsiz kitabı “İnsan Beyni”, bizlere oldukça ilginç bir hikayeyi anlatıyor. Hikayenin başkahramanı altı yaşlarındaki bir çocuk. Bu küçük çocuk dünyaya cıvıl cıvıl bakacak iki gözünden birini ne yazık ki kaybediyor. Doktorlar çocuğun, görme kaybına bir türlü yorum getiremiyorlar. Pozitif bilimlerin tüm kaynakları çocuk için seferber ediliyor. Yapılan incelemeler, çocuğun gözünde herhangi fiziksel bir kusurun bulunmadığından yana çıkıyor. Durum karşısında hayrete düşen doktorlar araştırma kapsamını biraz daha genişletiyor ve belki de ilk başta yapmaları gereken şeyi en sonda yapıyor. Çocuğun tıbbi geçmişini araştırırken, şuanda görmeyen gözünün bebeklik döneminde bir enfeksiyona maruz kaldığını ve bundan dolayı üç hafta kadar bandaj ile koruma altına alındığını keşfediyorlar.

Bir bandaj uygulamasının göze ne gibi bir etkisi olabilir ki?

Yakın bir zamanda bir arkadaşımın gözünde de ciddi bir rahatsızlık oluşmuş, uzun süre gözünde bandaj kullanmak zorunda kalmıştı. Küçük çocuğun yaşadığı talihsiz durum arkadaşımda neden gerçekleşmemişti?

Biyolojik sistem henüz yolun başındayken uyumlamaya ve denetime tabidir. Organizmalar yığını olan vücudumuz bu süreçte yaşamda kalabilmek ve optimum fayda sağlamak için çalışır. Küçük çocuğun gözden gelen sinyalleri işlemekle görevli olan sinir yapısı henüz tecrübesizken, yaşanmış olan bu blokaj geriye dönülmez bir tahribat yaratmış, beynin ilgili bölümü işlevselliğini kaybetmiş ve bu bölümler görme yeteneği yerine farklı bir göreve atanmıştır. O bölge artık görme yetisine uzak olduğu için gelen mesajları doğru okuyamamaktadır. Oysa görme yetisini kazanmış bir sistem kendi içinde organizasyonunu tamamlar ve yaşanacak blokajlardan sonra bile eski haline gelerek adapte olabilir.

Sosyal organizmaların biyolojik organizmalardan farklı olduğunu hiç düşünmüyorum. Dünyada her şey birbirine tam bir sarmal şeklinde bağlıdır.

Batı demokrasisi olarak nitelendirdiğimiz demokrasilerle ilgili konuşulurken sıklıkla tarih hataları yapılır. Batı dünyasının anti-demokratik dönemleri ile doğu toplumlarının demokrasiye bakış açıları karşılaştırılırken sanki birbirinden üçyüz yıl fark yokmuşçasına konuşulur. Tarihin düz bir çizgi gibi ilerlediğini düşünürsek, Batının arkasında bıraktığı koşulları bugün de yaşıyormuş gibi aktarıldığını anlamış oluruz.

Demokrasiyi sözde değil özde yaşayan toplumlara baktığınızda özgür ve özgün fikirlerin yetişmesinde engeller görebilirsiniz. Ancak bu engellerle nasıl başa çıkıldığı ve ne gibi yöntemler geliştirildiğini incelerseniz işte o zaman bu sosyal organizmanın davranış stratejisini çözmüş olursunuz.

Doğu toplumları ve batı toplumlarının ortaçağ-erken yeniçağ dönemini incelediğinizde, devlet hacminin artmasıyla yönetim sisteminin farklılaştığını görürsünüz. Örneğin batı toplumlarında feodalitenin yaygın oluşu, merkezi devletin altındaki küçük devletlerle arasında farklı bir iletişim ağının oluşmasını sağlamıştır. İlkel demokrasi olarak adlandırılabilecek bu dönemde her küçük beylik kendi toplumunu temsil etmiştir ve ihtiyaçlar da buna göre şekillenmiştir. Çatı devlet, bütünlüğünün bozulmaması için her devletle organize çalışmak zorunda kalmış, tümden gelimci bir yönetim anlayışı oluşmamıştır.

Doğu toplumlarında iş biraz daha karışık. Geçmişten bugüne değişmeyen en büyük fikir, dış tehdit algısıdır. Sürekli parçalanma nevrozları geçiren bir anlayışın varlığı, merkezi devlete olan bağlılığı arttırdığı gibi denetim mekanizmalarını da tek elde tutmayı kolaylaştırmıştır. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi toplumlar, eğer tehdit altında olduğunu düşünüyorsa, duygu açısından oldukça cimri davranıp belayı biran önce başından savmaya çalışır. Bu algının sürekli yaşandığını düşünürseniz, toplumun amigdalası oldukça şişmiş durumda olacaktır.

Doğu ve Batı toplumları sosyo-psikolojik açıdan demokrasiye yatkınlığını araştıracak olursanız korku egemenliğinden sıyrılmadaki başarılarını incelemeniz yeterli olacaktır. Batı toplumlarında bireysel özgürlüklerin kısıtlanmaya kalkışıldığı her dönemde toplum oldukça organize bir şekilde karşı çıkmıştır. Bu karşı çıkış bir kültür oluşturmuş ve genel düzeyde bir gelenek haline gelmiştir. Oysa Doğu toplumlarında merkeze koşulsuz teslimiyet bazı noktalarda hak temelli  hareketleri kör etmiştir. Toplumsal ihtiyaçlara yönetimlerin verdiği cevaplar oldukça sabırsız ve özensiz, toptan hükümcü ve tümdengelimli bir söylemle vücut bulduğu için, özgürlük gibi kavramlara bandaj uygulanmış; temel hak savunuculuğu gelişemeden toplum zihninde işlev bozukluğuna yol açmıştır.

Örneğin İran’ın 1979’da yönetimden indirilen lideri Muhammed Rıza Pehlevi, ülkesini modernize etmiş, eğitim ve ekonomi gibi iki önemli konuda da hız kazandırmıştı. Koltuktan alınmasının en büyük sebebi olarak Amerika’ya oldukça yakınlaşması, Amerika’nın bunu fırsat bilerek ülkeyi bölmek istediği kanısının ciddi bir kamu oluşturmasıydı. Ardından sözde özgürlük ve demokrasi esintisiyle başa geçen Hümeyni rejiminin nasıl da kısa bir süre içerisinde ülkeyi bambaşka bir orijine kaydırdığını hepimiz bilmekteyiz.

Bir de İtalya örneğini ele alalım. Benito Mussolini Avrupa tarihinin en faşist liderlerinden birisiydi. Bir politikacı olmasının yanında pek azımızın bildiği bir özelliği de öğretmen olmasıydı. Sırtını o dönemin bir diğer diktatörü olan Hitler’e dayamış; hatta İtalyan Sosyal Cumhuriyeti adında Alman kuklası bir devlet bile kurmuştu. Başbakanlığa getirildiği dönemlerde ciddi bir sansür politikası uygulayan Mussolini, seçim sisteminde yaptığı anti-demokratik düzenlemeler, sendikaları kanun dışı ilan edişi, üniversitedeki öğretim görevlilerine zorla faşist rejimi savunacaklarına dair yemin ettirmesi diktatörlüğünün tepe noktalarındandı. İkinci Dünya Savaşı’nda yüzbinlerce insanın vahşice öldürülmesinde başrolü oynadı.Almanya’nın desteğini almış olan lider, İtalya’da kan kaybetmeye başladı. Daha sonra yakalandı ve öldürüldü. Kurşunlanmadan önce İtalyan Albay bu faşiste aynen şunları söyledi: “ İtalyan ulusuna adaleti iade etmek üzere görevlendirilmiş bulunuyorum”

Tüm bu veriler ışığında günümüzün koşullarında her iki devleti karşılaştırırsanız aradaki farkın sebebini çözümleyebilirsiniz.

Bazı toplumlarda demokrasinin daha hızlı ilerlemesi, içselleştirilmesi tesadüf eseri değildir. Gözleri sıkı sıkıya bandajlanmış bir toplumda ilerleme kaydedilemeyeceği gibi mevcut durumdan rahatsızlık dürtüsü de beklenemez. Demokrasinin hava ve su kadar  önemli olduğu toplumlarda, ışık sadece beyaz olarak görülmez; tayflara ayrılır, akıl dolu seçimler yapılır, haklarını emanet ettiği değil, sistemi kendi adına yönetebilecek liderler sağlıklı bir şekilde seçelir. Bu pratik ne kadar uzun süre tecrübe edilirse toplum, demokraside yaşanacak kesintilere karşı alacağı tedbiri daha isabetli oluşturulur.

Share

Leave a Comment