#29. Yoklumsal İletişim

İnsanoğlu doğadaki sesleri boşuna taklit etmedi. İki ayağının üstünde hürce koşup, avlanıp, çiftleşip, bugünki nüfusa ulaştığı bu nefes kesen serüven süresince; önce çakıl taşlarıyla duvarlara yaşamlarını çizdi, dumanla ve güvercinle ondan haber bekleyene tez elden haber verdi, nihayetinde kalemle ve dijital yollarla milyonlara ulaştı. Ademoğlu neden hep kendini birilerine anlatmaya çalıştı? Konuşmadan, yazışmadan neden bu yüzyıla kadar gelmedi?

Rivayete göre ilk olarak işaret dilini, Osmanlılar dilsiz cellatlara meram anlatmak için bulmuş. Her ne kadar uluslararası boyutta farklı görüşler olsa da, eğer bu doğruysa, oldukça akla yakın geliyor.

Peki işaret dilinin icadından önce, işitme yetisini çeşitli sebeplerden yitirmiş bu insanlar geriye dönük uzun yıllarda diğer insanlarla nasıl iletişim kurabilmişti? Bu konudaki merakınızı bir kenarıya koyup, sizi yüzlerce yıllık bir yolculuğa çıkartacağım.

Hiç kuşkusuz, insanın en temel dürtüsü yaşamda kalma çabasıdır. Doğayla kavga ettiği, barıştığı her zaman, onu anlamaya çalışmıştır. Birşeyleri tanımlamak, başka birilerine bunu anlatmak, anlaşılmaya çalışmak peşi sıra gelen eylemlerimizdendir. Hayatta kalmak isteriz çünkü yaşam ile inanılmaz bir bağ kurarız. Bir amaç yaratmak ve buna sarılmak tabiatımızda var.

İnsan beyni evrimleşirken temelde yaptığı şey olanın üzerine eklemek, gelişmek ve üretmektir. Sürüngen beyinle çıktığımız bu maratonda koşuya görsel beyin dediğimiz günümüzünün beyin işleviyle devam ediyoruz. Anlayacağınız insan geriye gitmek için elinden gelen her şeyi yapsa da gün be gün bizden hiç bir izin almadan beyin, kendisini geliştiriyor.

Ta ki, bu gelişime karşı şiddetle savaş açana kadar!

broken-ropeGünlerden bir gün, dünyanın en güzel şehirlerinden birinde oldukça yoğun bir günün ardından kendimi bir kahve ve cheese kek ile ödüllendirmek istedim. Oturduğum masa kafenin caddeye bakan camıyla dipdibeydi. Bir yandan kahvemi içiyor, diğer yandan bir sağa bir sola koşuşturan insanları izliyordum. Cep telefonlarıyla konuşanlar, mesajlaşanlar, oranın buranın fotoğrafını çekenler…

Hiç birine takılmadım. Aklınızdan ilk geçen şey, bunca insanın çevresinde olup bitenleri görmeden zamanlarını geçirmesiydi, değil mi? Hayır. Gözüme takılanlar o cadde boyunca ağızları hareket eden, anlamlı anlamsız kelimeler çıkartanlardı. Yani kendileriyle konuşanlar…

Bu tablo beni yıllar öncesi şahit olduğum bir ana götürdü.

Anneannemin karşı kapı komşuları beş kişilik bir aileydi. İstanbul’un eski yerleşim yerlerinden Feriköy’de fakirlikten kırılan bu ailede, şiddetin her türlüsüne şahit oluyorduk. O zamanlar yaşım dokuz civarlarındaydı. Bir şey için dışarı çıkmıştım. Tam karşımda benim varlığımdan bir haber, boyu belime gelen küçük bir kız çocuğu kendi kendine konuşuyordu. Anımsadığım kadarıyla, akşam eve dönecek babasına bir dizi yalan hazırlığı içindeydi. O kadar gerçekçi, o kadar ustaca konuşuyordu ki; karşısında bir baba var ve ona o gün yaptığı küçük hırsızlığı haklı çıkartacak sebepler sunuyordu.

Bir an dikkati dağıldı ve beni gördü. Bense bomboş gözlerle ona bakıyor ve ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Hızlı adımlarla evinin tahta kapısına doğru yöneldi ve içeriye girdi.

Ne oluyor da, insanlar kendileriyle konuşuyor?

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, birçoğumuz kendimizle konuşuyoruz. Uzmanlar bunun sağlıklı bir -iç iletişim- yolu olduğunu söylüyor. Bir çeşit meditasyon da diyebiliriz. Ancak kronikleşen ve yolda yürürken jest ve mimiklerin de eşlik ettiği bu içsel konuşma yönteminin altında bir takım farklı ihtiyaçlar da saklı olabilir mi?

Yakın zamanlarda bir popüler bilim dergisinde bir firmanın verdiği hizmet birçok kişinin tepkisini çekti. O akşam işten çıkıyor ve kendinizi bir evde buluyorsunuz. Ev dediğime bakmayın; ev görünümü altında özel konsept bir otel. Akşamınızı birilerine sarılıp uyuyarak geçirmek istiyor ancak sarılıcak kişi bulamıyorsanız size oldukça mükellef bir alternatif sunuluyor. Üstelik sarılıcağınız kişilerin bulunduğu bir menü bile var.

Bir ihtiyaç ortaya çıkmış ve bu ihtiyaç da kurnaz bir girişimci tarafından karşılanmış.

İnsanın en temel dürtüsünün yaşamda kalma çabası olduğundan bahsetmiştik. Bu çabanın bir alt dalı da “oyunda kalma” isteğidir. İnsan psikolojik açıdan sosyal çevrenin hem dışında kalmak hem de bir o kadar içinde olmak ister. Bu paradoks yaratan bir şey.

Güvenle sarılıp uyuyabileceği bir ortam içinde olmadığını hisseden birinin, bu ihtiyacı karşılama yönünde hareket etmesi kadar tabi bir davranış olamaz. Tüm etik kaygılarınızdan, ahlaki vesveselerinizden sıyrıldıktan sonra olayın daha da derinine inebilirsiniz.

Geriye dönüp tarihi sosyolojik açıdan incelediğinizde, insanoğlunun kendi yarattığı tüm katma değerlere bu kadar hazırlıksız yakalandığı tek zamanın ortaçağın hemen sonlarına rastladığını görürsünüz. Bilimle yoğrulan batıya karşı inançsal yöntemlerle cevap vermeye çalışan doğu, daha fazla direnemedi ve tüketici pozisyonuna girdi. Batı üretti mi sanıyorsunuz? Elbette hayır! O da toplumlarını tüketime tutsak etti. Sonuçta liberal ekonomi bunu istemekteydi.

İnsanlığın duygusal liberelizasyonu kendinden uzaklaşmasıyla başladı. Birçok şirket, iç eğitimlerinde “Açık iletişime önem veririz” sloganını kopyalayıp yapıştırdı. İletişim sektöründe faaliyet gösteren birçok şirket üzerinde yapılan araştırmalar hep aynı şeyi gösteriyordu. Çalışanlara: “Yöneticinize ve çalışma arkadaşlarınıza fikirlerinizi açık bir dille söyleyebiliyor musunuz?” sorusu sorulduğunda yüzde çoğunluk “Evet” diyor ancak örnek vaka çalışmalarında gerçeğin hiç de böyle olmadığı gözler önüne seriliyordu. Daha en baştan açık bir dille sorulan soruya açık yüreklilikle cevap verilemiyordu. Araştırmaları biraz daha didiklediğinizde karşınıza çok daha vahim bir sonuç çıkar; iletişimin sadece dinlemek ya da konuşmaktan ibaret olduğu gibi yanlış bir inanç.

Yeni gelen nesil ile internet dünyasında ya da organik olarak anlaşmak oldukça güç. Çocuklarla çalıştığım onca süre içerisinde zaman zaman ebeveynlerinin kendi çocuklarının dillerini çözümlemek konusunda o kadar çok zorlandığını görüyorum ki; bazı kelimenin tam olarak ne anlama geldiğini soruyorlar. Kullandığımız kelime aynı, ondaki anlamı farklı olabiliyor. Bahsetmeye çalıştığımsa işte tam olarak budur. Duygularımız arasında ciddi bölünmeler bulunmaktadır.

Anneanne-dede kuşağıyla aramızda farklılıkların olmadığını kim iddia edebilir ki? Bu gayet doğaldır. Ancak duygu bazlı iletişimimizde durumumuz çok farklı değil. Aynı olay üzerinde benzer duyguları yaşayabiliyoruz. Oysa, günümüzde duygusal evrim o kadar hızlı ve taban tabana o denli zıt ki, toplumsal açıdan duygusal sağırlık yaşıyoruz.

Bu yazıyı hazırlarken bir çocuk psikoloğu arkadaşımla sohbet ettik. Kendisi bir hastasının tam da bu konu çerçevesinde olduğundan bahsetti. Annesi, çocuğuyla artık hiç konuşamadığını ve son bir aydır tek kelime etmediğini söylemiş. Ebeveynlerin her ikisi çalıştığı için çocuklarıyla çok kısıtlı bir zaman geçirebiliyorlarmış. Günlerden bir gün baba eve erken gelmiş ve çocuğunu ayna karşısında yarım saate yakın bir süreyle kendi kendine konuştuğunu görmüş. Aynadaki suretine bir isim bile vermiş. Daha sonra ebeveynler çocuğu takibe almışlar. Bakmışlar ki çocukları kendilerine hiç anlatmadığı şeyleri bu surete anlatıyor, duygularını riyasızca bu gizli karaktere aktarabiliyormuş.

Şimdi dönelim sokaktaki şu insanlara…

Sokakta her gün kendisiyle konuşan onlarca insana rastlarsınız. O kadar çok birikmiş duyguları, anlatmak istedikleri şeyler vardır ki; bunları kendilerine anlatırlar. Sosyal kaygılar gereği kendi içlerine attıkları her bir heceyi yine kendileriyle paylaşırlar. Bu ihtiyaç öyle bir noktaya gelir ki dışarı taşar ve seslere dönüşür. Elleri, kolları, yüzleri bu boşalıma ortak olur.

İnsan beyninin enfes gelişimi devam ederken aynı süre zarfında toplumsallaşan Ademoğlu, aynı ritimde sosyalleşemez. Toplum içinde yaşamak aynı derecede aktif sosyal katılım yaratamayabilir. Kendinden sonra gelenlere bir şeyler anlatmak isteyip mağara duvarlarına resimler çizen bu hırslı yaratıklar gün gelir karşısındakiyle iletişim kuramaz hale gelir. Yoklumsal bir iletişimin iletişemeyen karakteri olur.

Share

Leave a Comment