#28. Dr. King

Büyük toplumsal hareketlerin yapısı da içeriği de 21.yy’ın ilk çeyreğinde değişim gösterdi. Artık insanlar fiziksel bir eylemi en son çare olarak görmekte, kendilerine alternatif kanallar aramaktalar.

Neden?

Dr. Martin Luther King Amerikalı ve siyahiydi. Alabama’nın en önemli kiliselerinden birinde pastördü. Onu din adamlığından, Amerika tarihinde görülmüş en büyük “Aktivist” grubunun lideri yapan şey tam olarak neydi?

Bahsettiğimiz yıllar, dünyanın açık bir şekilde iki bloğa ayrıldığı, doğuda soğuk Sovyet gücünün, batıda emperyalist Amerika’nın politik oyunlarıyla çalkalanan ve bu iki duvar arasında gidip gelen Avrupa ülkelerinin yarattığı kaotik bir ortam vardı.

Hergün televizyonlarda halkın bilinçaltına komünizm korkusu pompalanıyor, en küçük sivil itaatsizliğin arkasında Sovyet eli aranıyordu. Tam bu kargaşanın ortasında, otobüslerin ön sıralarına oturmaları yasak olan, sözde oy kullanma hakkına sahip; fiilen engellenen, bir yasakçılığa karşı direniş ve sayısız siyahi cinayetine dur demeyi amaçlayan henüz otuzlarındaki bir pastör, Dr. King.

Dr. King ile ilgili tarihin hüzünlü sayfalarını karıştırdığınızda kendisinin sebep olduğu bir şiddet olayına rastlayamazsınız. Şiddet göstermeyen, politik yolları deneyen böylesine “naif” bir güç, nasıl oldu da bendini çiğneyip uluslararası arenada bile birden dikkat çeken bir hal aldı? Öylesine ki, kendisi 1964 yılında Barış Nobeli ödülünü aldı.

En ilkel dönemlerimize geri dönelim.

İnsanoğlunun en çıplak ve yalın olduğu o ilkel çağlarda, hiç kuşku yok; ilk savaşını doğaya karşı vermiştir. Yerleşik döneme daha geçmemiş bu iki ayaklılar hayatta kalmak için beslenmeye yani avcı topluluklar kurmaya muhtaçtılar. Doğada evcilleşmemiş vahşi hayvanlarla savaşmak pek de kolay bir şey değildi. Grup halde avlanmaları gerekmekteydi. Bunun çok temel bir sebebi vardı; kendini yırtıcı bir hayvanın tehtidi altında bulan bir insan ne yapar? Sürü oluşturur. Çünkü birey, içinde bulunduğu tehlikenin potansiyelini başka kişilerle paylaşması gereklidir ki, alabileceği zararı en aza indirebilsin ve en yüksek oranda başarı kazanabilsin.

Modern çağdaki İnsanların da temelde yanlız kalmama güdüsü buradan geliyor. Yanlız kalmak göze daha fazla batmak anlamına gelir. Açıkça kendini tehtitin tam ortasında tutmana sebep olur.

Gruplar dışarıdan gelen tacizin, tehlikenin sertliği arttıkça kendi aralarında daha sıkı bir bağ kurarlar.

Amerika’daki siyahi grupların Dr. Martin Luther King önderliğinde bu kadarsıkı sıkıya kenetlenmesinin sebebi bu eski dürtülerin, soluk benizliler tarafından sürekli alevlendirilmesinden dolayı gerçekleşti. Uygulanan insanlık dışı hareketler, ölümler ve hiçe saymalar bu grubu birbirine kenetlemişleti. Başka çıkar yolları yoktu.

1963 yılında Lincoln Anıtı’nın tam önünde Dr. King şu tarihi konuşmasını gerçekleştirmişti: “Bir gün, dört çocuğumun da derilerinin rengi ile değil de kişilikleri ile yargılanacağı bir ülkede yaşayacaklarına dair bir hayalim var.”

Bu kadar insani bir talebe, hangi siyasi yasadışı yaftası takabilirdi ki?

Köşeye sıkışan Amerikan Başkanı senatoya tarihi bir konuşmayla, bugünki haklarını teslim eden yasaların çıkması için bir konuşma yaptı. Sonuç siyahiler için tam bir başarıydı.

Gelelim günümüzün hak savunuculuğuna…

Sosyal medya ağlarında vatan kurtarmak diye bir tabir mevcut. Ne kadar doğrudur, neresinden tutulması gerekiyor, bilemiyorum.

Ancak yapılan bilimsel çalışmalar gösteriyor ki, beyin gerçek ile sanalı birbirinden ayıramıyor.

Bir grup deneğin başına elektrotlar yerleştiriliyor. Bu elektrotlar oldukça hassas bir monitöre, beyindeki aktiviteleri kaydeden sinyaller gönderiyor. Deneklere birkaç sayfalık hikaye okutturuluyor. Bir bakıyorlar ki, hikayedeki özne kapıyı açıyor; deneğin beyninde motor-sinir hareketlerini denetleyen bölge sinyal veriyor. Hikayenin bir yerinde özne zor bir görevi başarıyla yerine getiriyor; bizim denek de sanki kendisi yerine getirmiş gibi sinyaller saçıyor.

Hiç sinemada film izledikten sonra son sahnede yüzünüze baktınız mı? Baş kahramanın ki nasılsa sizinki de öyledir. Çünkü bilinciniz onunkiyle köprü kuruyor. kız arkadaşınızı evine bırakırken, az önce vahşi ejderhadan siz kurtarmışçasına arabayı sürüyorsunuz.

Acaba, internette attığımız elektronik imzaların sonuçlarından haberdar mıyız? Vicdanımızı susturmak için “Form doldur ve dünyayı değiştir” mantığından daha ileri birşeylere mi ihtiyacımız var?

Sosyal ağlarda yaratılan “Nefret Grupları” fiziksel tepkilerin önüne geçmek, insanların en temel hakkı olan dilekçe, haber edinme özgürlüğü, hesap verebilir yöneticilerin seçimi ve denetlenmesi gibi unuttuğumuz kavramların üstünü kumla kapamamıza mı sebep oluyor?

Düşüncesini yazmam için izin aldığım çok yakın bir dostum, yıllarca sivil bürokrasinin içinde. Kendisi defalarca tüketici haklarının ihlal edilmesine karşılık kendisine başvuran vatandaşa dilekçe yazma haklarını hatırlattığını, çoğu zaman bunun yerine “Tweet atarım” cevabıyla karşılaştığını söylüyor. Sebebini biraz kurcaladığında kimsenin asıl yetkiliyle yüzyüze gelmek istemediğini, kimliğinin deşifre olmasıyla istemediği tepkilere maruz kalabileceğini, bunun yerine kendisinin ismi olmayan bir twitter hesabıyla “duygusal boşalımını” yerine getirebileceğini söylemişler.

Amaç bir çarpıklığın düzeltilmesi değil, beyinlerine “Başardım, hakkımı savundum” sinyali göndermek. Bu sanal aldatmacanın bağımlısı haline gelmek, gelecekte nasıl bir maduriyet doğuracak, bilmiyorum.

Dr.King en büyük gücü, barış ve toplumsal huzura kendini adamış bir grubun inancını arkasına almıştı. Kazanan yine onlar oldu.

Share

Leave a Comment