#27. Oyun İçinde Oyun

Yıllardan 2011. Amerika’nın kendi halinde eyaleti New Jersey’de yarısı özel, yarısı yerel hükümetin gözetiminde bir engelli kampında özel bir davetle eğitmen olarak çağrıldım. Kamp tam anlamıyla bir kamp. Oakhurst kasabası olabildiğine yeşil bir yer. Klasik tek ve çift katlı evleriyle toprağın kokusunu içinize çekmek için size oldukça cömert bir fırsat sunuyor.

Kamp ormanlık bir arazinin içinde. Kabin olarak adlandırdıkları, içinde eğitmenlerle beraber kampa ücretsiz olarak katılan engellileri barındıran 10’a yakın yaşam birimi, eğitim salonu, spor salonu, kapalı havuzu, sağlık binası, yemekhanesiyle ülkemizde olmasını arzuladığım bir yer.

Kamp açılmadan bir hafta önce, orada benim gibi hizmet verecek diğer eğitmenleri oryantasyon sürecine aldılar.

Hayatımda hiç duymadığım, haberdar bile olmadığım birçok konuda eğitimler verdiler.

Herşeyi bir grup bilinciyle ve yatay yönetim sistemine göre dizayn etmişlerdi. Kimse hiyerarşik düzenin parçası değildi ve üstlendiği görevi en iyisiyle yerine getirmek için çalışıyordu. İlk zamanlar zorlanmadım desem yalan söylemiş olurum.

Dikkatimi en çok, grup içindeki kararlar “Evet/Hayır” ikilemine göre değil, “Kazan/Kazan” sistemine göre düzenlenmesi çekmişti. Örneğin benim sorumlu olduğum engelli çocuk grubuyla başka bir eğitmenin grubunun sanat atölyesinin aktivite saatleri çakışıyorsa, sorunu çözme yöntemimiz hiçbir zaman “Ben senden önce, sen benden sonra” gibi bir öncelik çatışmasıyla noktalanmadı.

Sadece gruplar arasındaki yaklaşım değil, kendi grubum içinde de süreç hep böyle işledi. Biri havuza girecekse (Bedensel engellilerin havuza girmesi için bir asansör sistemi vardı. Aynı anda sadece bir kişi havuza girebiliyordu.) bir diğeri havuza girene yardım yediyor, bir sonraki havuz aktivitesinde ise görevleri değiştiriyorlardı. Üstelik benim uyarmama da gerek kalmadan sistem oldukça tıkırında işliyordu.

Neydi bu kusursuza yakın işleyen grup bilincinin sırrı?

Psikolog Irving Janis bu mekanizmayı şu şekilde açıklıyor: “Grup olma bilinci, insanların diğer grup elemanlarıyla tüm içtenlikleriyle dahil olduklarında ortaya çıkan güçlü bir düşünce şeklidir. Üyelerin grup içinde oluşan bu güçlü ittifakı bozmamak için gösterdikleri efor, farklı planlar peşinde koşturma gibi eylemlerin önüne geçer.

Bu sistemi daha iyi anlamak için uzun süre araştırma yaptım. Ali Nesin’in Matematik Köyü eğitimlerinde duyduğum “Oyun Kuramı” ilgimi çekti. Her ne kadar matematik konusunda oldum olası parlak biri olamadıysam da, aradığım şeyin tam üstüne bastığımı fark ettim.

Oyun kuramı, “Akıl Oyunları” filminden aşina olduğumuz bir konu aslında. Prof. Nash ile parlayan bu kuram oldukça basittir; sonucun tek bir tarafın hareketlerine, düşüncesine göre değil de her iki tarafın birbirine göre eylemlerine bağlı olduğu durumlarda en iyi kararın alınmasında bize bir yol gösterir. Yani köprüde iki keçi var; biri senin diğeri benim. Toslaşmadan sorunu nasıl çözeriz?

Matematiğin ağdalı dilinden sıyrılıp gerçek dünyaya döndüğümüzde toplumların içinde bulunduğu durum grup olma ve karşılıklı yarara bağlı davranışlar sergilemeleri konusunda sınıfta kaldıklarını üzülerek söylemeliyim.

Kazananın sadece bir taraf olması kişiler ve gruplar arasında güveni derinden sarsmaktadır. Üstelik tüm hırsıyla bir zümrenin diğer zümre üzerinde sürekli kazanan rolde olması daha geniş çerçevede düşündüğümüzde onların da zararına.

Toplumda ne kadar çok kaybeden yaratırsanız onları “Kaybedenler kulübü” kurmaları için  o kadar çok teşvik ediyorsunuz demektir. Bu kulüp gün geçtikçe azınlıktan çoğunluğa doğru büyüyecek ve kendi aralarında sarsılmaz bir birlik kurmaya başlayacaklardır. Kazananları korkutacak olan bu durum, kazanmak için daha vahşi eylemler başvuracaklar ve sonuç onların aleyhine olacaktır. Gün gelecek azınlıkta olan kaybedenlerin sayısı çoğunlukta olan kazananları geçecektir. Tarihte bunun yüzlerce örneği mevcuttur.

Tek bir zümrenin kazanması toplum içinde sosyolojik olarak kararsızlık durumu yaratır. Bir bakmışsınız kaybedenler yeni düzenin kazananı olmuş. Peki bu yeni kazananlar ne yapacaklar? Kaybettikleri hakları geri almak için nasıl bir strateji yaratacaklar?

Yoksa bu yeni kazananlar da yeni kaybedenler üzerinde egemenlik mi kurmaya çalışacaklar?

Ülkemizde sosyal kalkınmanın hızlanamamasının en temel sebebi budur. Toplum kendi içinde kararlı duruma geçememekte, orta nokta bulmak yerine mutlak kazanan olmaya çalışmaktadır.

Ya en iyisi olacaksın, ya da en iyi kaybeden. Başka bir yolu yok mu?

Elbette var…

Share

Leave a Comment