#21. Öp Beni

Her gün daha çok harcama yapmanız için sizleri heveslendiren bankalar, ödeme günü gelince kampanya mesajlarındaki gibi centilmence davranmıyor. Alışveriş tutkunuz, arkadaş ortamına girdiğinde hızlıca artıyor ve çoğu zaman sanat eserinden hallice bir ekstre ile karşılaşıyorsunuz. Neden mi? Sırları çok önceye, endüstriyel dönemde başlayıp, post-modern zamanlara kadar uzanıyor. İnsanın insana yaptığı en büyük yanlışla yüzleşmeye hazır mısın?

Yıllarca, ünlü sosyolog Marx’ın yaklaşımlarıyla didişip durdular. Hal şuydu aslında; tek bir sosyolog dünyanın tamamını kapsayacak bir ekonomi yaklaşımını sunamazdı. Nasıl şuan beni dinlediğiniz ya da okuduğunuz yerden dünyanın tamamına hakim olamıyorsanız, o dönemlerde de sosyologlar, her şeyi açıklayabilecek kadar geniş bir açıklamaya sahip olamamışlardı. Her ne kadar, neredeyse hepsi, kendi teorisinin “en kapsayıcı, en geçerli” olduğunu savunduysa da, hiçbir zaman bu böyle olmadı.

Farklı görüşler arasından sıyrılıp, günümüze kadar gelmiş ve uygulanmakta olan yaklaşımlardan birini, insanların doğayı ve kendilerini tüketme düşüncelerini inceliyoruz aslında.

Bunun kökeninin, insanlığın varoluşundan itibaren olduğunu biliyoruz ancak sistemli bir şekilde, tüketimin belli bir amaç doğrultusunda özendirilmesinin hikayesi oldukça hüzünlü.

Endüstri alanındaki o büyük devrimden bir süre önce, devletler arasındaki egemenlik çekişmelerinden kızışmış ortamın günah keçileri zavallı çiftçilerdi.

İki büyük devleti düşünün. Sürekli savaş halindeler. Savaş dediğimiz de bugünün soğuk diplomasi savaşları gibi değil. İnsanların tenine, ciğerine dokunan savaşlar. Belki de kitleleri bir anda yok eden savaşlar…

Bu iki devlet kendi aralarındaki “En büyük benim” kavgasına tutuşmuşken, biri diğeri üzerinde nasıl üstünlük kurabilir? Daha fazla kaynak, daha ağır silahlar ve daha hızlı işleyen bir ekonomi. Sizce bu bir tarım toplumu için mümkün mü? Sapanla mı dövüşecekler? Çatışmacı bir toplum gözünden bakarsak, bu kabul edilebilir bir şey değildir.

Peki güzelim tarım toplumunun nesi vardı?

Kendi toprağına sahip, kendi tohumuna sahip, kendi işçisine sahip bir çiftçinin, devletle olan bağımlılığı ne derecede olur? Kendi kendine yeten bir insan, yönetilmesi en zor insandır. Eksikleri olmalı ki, yönetilebilsin. İşte bu büyük devletler de zamanında kendi halklarına, Karl Marx’ın da değindiği, üç aşamalı bir yöntemi hayata geçirerek, bugün ki kapitalist dünyayı yarattılar.

Çeşitli politikalarla çiftçilerin piyasaya kendi mallarını sunmaları zorlaştırıldı. Kendi mallarını satamamaya başlayan çiftçiler, bir de üzerine vergilerle karşılaşınca üretimde kullandıkları araçları satmaya başladılar. Durum daha da kötüye gittiyse arazilerini sattılar, kendi arazilerinde kiracı olarak kaldılar. Buna Marx “mülksüzleştirme” dedi. Mülksüzleşen çiftçi, kendini birden piyasada, büyük işverenlerin basit bir işçisi olarak buldu. Kendi emek gücü, metalaşmaya başlamış, ücreti karşılığında, başka birinin kurallarına uyarak emeğini satmaya başlamıştı. Mülk ve üretim araçları onun elinde değildi. Kuralları çiftçi belirlemiyor, iş veren belirliyordu.

Kendi üretim yeterliliğiniz yoksa, bir sisteme bağlısınızdır. O sistem de, size “Ben savaşacağım ve sen bana ağır silahlar yapacaksın” diyorsa, yapmak zorundasınızdır. O sistem size, “Savaştan çok fazla ekonomik zarar aldım, vergilerini arttırıyorum” diyorsa, o vergiyi vermek zorundasınız.

Şuana kadar olan biteni tek cümle ile özetleyelim; üretim yeterliliğin elinden alındı ve iş verene bağımlı hale getirildin. Peki ya sonra ne olacak?

Sürekli üretmenin bir işe yaramayacağı farkına varıldı. Birileri üretecek, ancak üretildiğinden daha fazla tüketilecekti. Talepten daha az üretim, insanlarda “Eğer şimdi almazsam, buna sahip olamayacağım” dürtüsünün gelişmesine sebep oldu. Bundan dolayıdır ki, çamaşır ipi için bile yapılan kampanyaların içeriği bu şekildedir.

Bu süreç yüzyıllardır adım adım ilerlemelerle gerçekleşti. Kendi kendine yeten insanlardan, banka kredisi çekmeden mülk sahibi olamayan, kredi kartsız sokağa çıkamayan insanlar haline geldik. Sosyolojik açıdan tanımlama yaparsak; kaynaklara erişimde eşit olmayan ve toplum içinde özellikle ekonomik temellere dayanan bir tabakalaşma ile karşı karşıyayız.

Peki, halen nasıl bu kadar fazla borçlanarak yaşayabiliyoruz?

En temel dürtümüzü kullanıyorlar: Sahip olmanın verdiği “Yüksek Değer Etkisi”

İki kişiyi ele alalım. Birisi ekonomik kapasitesi oldukça yüksek, diğeri ortalamanın altında. Eğer ikinci kişinin statüsündeyseniz ya kendi standartlarınızı belirleyecek ve o sınırlarda yaşayacaksınız ya da arkadaş ortamlarına katıldığınızda sizde olmayanı harcayarak geleceğe borçlanacaksınız. 

Sosyal devlet anlayışının zayıf olduğu ülkelerde insanlar, ülke hazinesinin çoğunu paylaşan zengin tabakayı taklit etmeye çalışır. Çünkü aralarındaki uçurum oldukça fazladır ve bazı devletlerde bir politika olarak, bu zengin hayat kasıtlı olarak özendirilir.  Zenginler kadar rahat bir yaşam yaşayamamanın verdiği sözde toplumsal baskı kişinin bir zümreyle yarışa girmesine sebep olur. 

Söz gelimi, tanesi 10 liradan kahve içmek bir toplumsal zenginlik ölçütüyse buna dar gelirli bir kişi nasıl sahip olacak? Elbette geleceğe borçlanarak. Algılarımızı sorgulamayarak kabul ettiğimiz her şey, geleceğe dair bir borçtur.

Ekonomik gerçekliklerimizle uyuşmayan tüketim alışkanlıklarımız aslında sahte bir duygu durumunun bizleri ele geçirmesinden kaynaklanır. Bir düşün; o kahveyi içmek size uzun zamandır bir sembol olarak algılatılmış ve siz de bunu sorgulamamışsınız. Şimdi o kahveyi içerek, o sembol eylemin sembol kişisiyle aynı tabakada, aynı sınıftasınız. Kahve içmenin keyfine değil, o eylemi gerçekleştirmenin keyfine varıyorsunuz. Ve bu keyif sadece o eylemi gerçekleştirdiğiniz zaman içinde geçerli. O keyfi yaşamak için yine geleceğe borçlanıyorunuz. Bu bir sarmal gibi devam ediyor.

Ay başında cep telefonunuza bir mesaj geliyor: Ön onaylı ihtiyaç krediniz hazır. Sizi öpmeye hazırız. İyi öpülmeler!

Share

Leave a Comment