#19. Matruşka

Toplumların mı yoksa onu oluşturan bireylerin mi hafızası vardır? Ortak yaşanmışlıklar bir toplumun geleceğini etkileyebilir mi? Ortak akıl sözkonusuysa, toplum dediğimiz şeyin belleği olması mantıklı mıdır?

Sosyologların favori sorularında biridir; toplumun bir hafızası var mıdır? Soru varsa, cepheler de vardır. Kimi toplumbilimci, toplumu oluşturan yapıtaşları insanlardır, insanlarda da bellek mevcuttur. O halde toplumun da bir belleği vardır, fikrini savunmuştur. Diğer cephedeki biliminsanları ise bunun mümkün olmadığını söylemiş, insanların kendi belleklerinde sakladıkları olayları tüm toplumun ortak düşüncesiyle bağdaştıramayacağımızı savunmuştur. Oldukça haklı gözüken bir de dayanakları var. İnsan, kendi başına bir karakter, topluluk içinde ise bunu oluşturan normların sadece bir parçasıdır. Daha da açarsak; insan kendi başına başka bir karakterken toplumun içine girdiğinde daha farklı bir karaktere bürünmektedir. 

Ortaya bilimsel bir düşünce atarken bir bakıma biliminsanları da kendi zihin kırıntılarından biraz ilave etmektedirler. Her ne kadar bilimin objektif bakış açısıyla üretilmesi gerektiğinde hem fikir olsak da, gerçekler bazen olması gerekenlerle çelişir.

Düşüncelerimiz ve onları ele alışımız bizlerden ayrı bir sistemden ortaya çıkmıyor. Hepsi aynı organda, beynimizde üretiliyor. Kendimizden ne kadar kaçabiliriz ki?

Toplumun ortak bir hafızası olup olmadığı sorunsalını da ele alırken, belki de kendimizden fazlasıyla kaçmaya çalışmamızdan kaynaklı olarak, bir takım gerçekleri göremiyor olabilir miyiz?

2009 yılından beri, çocuklarla ve yetişkinlerle çalışıyorum. Bu süreçte özellikle çocuklar üzerinde gözlemlediğim bir konu beni oldukça etkiliyor.

Ne yazık ki, çocuklarımızın çoğunun, duyguları tanımlamada ciddi şekilde başarısız olduklarını gördüm. Çalıştığım bir çok çocuğa, arkadaşına şiddet içeren bir harekette bulunduğunda arkadaşının ve kendisinin ne hissedeceğini sorduğumda, duygular yerine eylemlerden bahsettikleri farkettim. Çoğu zaman “üzgünlük” yerine “benimle konuşmaz, onunla konuşmam” gibi eyleme dayalı cümleler kurdular. Bu ifadeler en masum olanları.

Peki duyguları tanımlayabilmek neden bu kadar önemlidir?

Vücudunuzu şöyle bir tarayın. Milyonlarca sinir hücreleri, omurilik sistemi her saniye vücudun bir noktasından diğer noktasına mesajlar iletiyor. Elinizi sıcak bir sobaya yaklaştırdığınızda, size “kaçınma” refleksini sağlatan şey duyularınız, onu yöneten sinir sisteminiz değil midir? Tehlikeyi sezmeden kaçınma hareketi olabilir miydi? Aksiyon için öncelikle bir duygu tanımlar, daha sonra bunu belli bir harekete çevirirsiniz.

Toplumlar için de bu geçerlidir. 

Toplumsal bir “duygu” yaratılmadan, toplumsal bir “aksiyon” yaratılabilir mi? Mümkün değildir.

Daha ciddi bir soru soruyorum: “Toplumu oluşturan bireyler, daha kendi duygularını tanımlayamazken, daha üst bir zekaya sahip olması gereken toplumsal yapı nasıl bir hafıza oluşturabilir ki? Bu da mümkün değildir.

Şimdi başlangıçtaki her iki soruyu da cevaplıyorum.

Toplumların ortak hafızası mevcuttur. Bu ortak hafızanın kalıcılığı ve güçlülüğü, o toplumu oluşturan bireylerin, beraber yaşadıkları olaylara karşı hissettikleri duyguları ne kadar doğru tanımlayabildikleriyle doğru orantılıdır. 

Evet, bazı toplumların ortak hafızası mevcut değildir. Çünkü, ortak yaşanmışlıkları önce eylem olarak tanımlayıp, yıllar sonra buna bir duygu yükleyerek, üstünde emanet duran bir toplumsal akıl oluşturmuşlardır.

Kendini, duygularını tanıyan birey, sağlam bir toplumun temel taşıdır. Hepsi birbirinin matruşkasıdır.

Share

Leave a Comment