#18. Bir İnsanı Nasıl Vasıfsızlaştırırsınız?

Bir insanı, hayattaki farklı renkleri bilmez, her rengi grinin bir tonu gibi algılar hale nasıl getirirsiniz ? Okul çağındaki bir öğrenciyi , iş hayatındaki bir genci nasıl vasıfsızlaştırırsınız ? Bir ülkeyi yavaş yavaş nasıl çökeltirsiniz?

Şöyle bir gözünüzün önüne getirin; ilk insanları düşünün. Oldukça çıplak ve temel dürtülere göre hareket ediyorlardı. Temel hareketleri, bir objeye doğru yaklaş, tehlikeli olup olmadığını anla, değilse incele, tehlikeliyse kaç ya da savaş. Hepsi de tek amaç için; hayatta kalmak.

Şimdi de, günümüz insanını düşünün. Temel dürtünün değiştiğini iddia edebilir misiniz? Elbette hayır. Ancak yan dürtüler oldukça evrimleşmiş ve sistematikleşmiş durumda.

Artık, yemekleri pişirmek sadece sağlık için değil, keyif için de tercih ediliyor. Çünkü hepimizin damak tadı süreç içerisinde farklılaşmış olup, az pişmiş ya da çok pişmiş olması bir beğeni sebebi haline gelmiştir. Giyinmek sadece dış etkenlerden korunmak için değil, kimileri için ahlakla özdeşleştirilirken, kimileri içinse kendini toplum içinde konumlandırabileceği bir araç halini almıştır.

Zamanla farklılıklarımız oluşmuştur. Bir kesim, bu farklılıkların kontrol altında olmasını savunurken, bir diğeri ise farklılıkların başkalarını rahatsız etmeden gündelik yaşamın her safhasında, sansüre uğramadan başka kişilerle paylaşılabileceği fikrini savunmuştur. Fiziki farklılıklar düşünsel farklılıkları, aynı şekilde düşünsel farklılıklar da görsel bir mozaik oluşmasına katkı sağlamıştır.

Ancak bu mozaik nasıl bir mozaik? Her bir karesi aynı renge sahip mi, yoksa rengarenk mi? İşte sorumuz budur.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bir öğrencinin algılama frekansı, yani aldığı bilgiyi anlamlı kılarak kolaylıkla işleyebilme yetisi, en başta ailesinin, peşi sıra okuldaki eğitim kalitesinin ve daha büyük halkada yaşadığı toplumun ortalamasıyla paralellik göstermekte. En uç örnekleri ele almadığımı özellikle belirtmek isterim.

İlkokula gittiğim dönemlerde, matematik dersinde uzunluk birimlerinin işlendiği dersi oldukça ağır seyreden bronşit hastalığım yüzünden kaçırmıştım. Annem okula uğramış, bir arkadaşımın defterinden dersi kopyalamıştı. Gel gelelim, öğretmenden dinlemek farklıydı. Çünkü ülkemizde ders kitapları, öğrenciler okulda öğretmeni dinlesinler diye, oldukça detaysızca hazırlanır. Kapsamlı dediğiniz kitaplarsa sadece tek bir algı türüne göre hazırlanır.

Canım çok sıkılmıştı. Defteri ve kitabı açtım. Gözümün önünde milimetreden başlayıp kilometreye doğru çıkan bir merdiven figürü vardı. Soru şuydu: “Alıştırmalarda sorulan sorulara verilmiş cevapları klavuz olarak kullanarak, bu merdivenin mantığını nasıl çözerim?” Kendime sorduğum soru tam olarak o dersten geçmek zorunda olduğumla ilgili bir soru olsa da, her yol bir yöntem bulmaya çıkıyordu.

Hastalığımın son dönemlerinde artık ayağa kalkabilir hale gelmiştim. Günlerdir evin içinde olmak çok sıkmış olsa gerek, kat kat giyinip annemin kızmasına rağmen dışarı çıktım. Evimizin bulunduğu mahallede bir kız öğrenci yurdu vardı. Yangın merdiveninin 3. katında uzun boylu bir kız vardı ve ilk katındaki bir kıza laf yetiştiriyordu. O anda beynimde bir şeyler çaktı.

Çocuk aklıyla bir yöntem geliştirmiştim ve tüm problemlerde işe yarıyordu.

Ertesi hafta okula gittim. Matematik dersinden yazılı-sözlü olduğunu öğrendim. Sevinçliydim, çünkü ben bir yöntem bulmuştum. Annemin Einstein’ıydım, nerdeyse ben de kendime inanacaktım; ancak inanmam konusunda çelme yedim.

Nasıl mı?

Öğretmenimiz, uzunluk birimleri arasında nasıl çeviri yaptığımızı da görmek istiyordu. Kağıt üzerinde oldukça yüksek bir not almıştım. Tek tek bizi yanına çağırdı ve nasıl yaptığımızı sordu. Sıra bana geldiğinde ben güler bir yüzle yanına gittim ve metodumu anlattım. Bir bana baktı bir de kağıda: “Bunu sen düşünmüş olamazsın, annen mi uydurdu?” dedi. Sınıfın bir an için sustuğunu, çok net hatırlıyorum. Utandığıma mı, emeğime mi yanayım, halen bilemiyorum. Anlatmaya çalıştım, susturdu.

Sıraya oturdum, yanaklarım kıpkırmızı olmuştu. Anlayamıyordum. İşin kötüsü neyi anlayamadığımı da anlayamıyordum.

Sınıfın geneline seslenerek, sadece kendisinin anlattığı şekilde soruları çözmemiz  gerektiğini, ailelerle bir toplantı yapacağını söyledi. Hani topluluk içerisinde tüm gözler size döner de, yer yarılıp içine girmek istersiniz; o an ki durumumun özeti ancak bu şekilde olabilir.

Ben farkına varmadan, bir renk yaratmıştım. Sevinmiştim, gururlanmıştım ve onay bekliyordum. Oysa ki sistem süreçleri takip etmem yönünde beni zorluyordu.

Büyüdüm ve bazı kurumsal firmalarda çalıştım. Değişen pek de bir şey yoktu. Ay başında yapılan hedef toplantıları, ay sonunda yapılan değerlendirme çıktılarını bir türlü tutmuyordu. Zaten tutması için de muhakkak iş etiğini yok sayacak faaliyetlerde bulunmanızı gerektiriyordu. Çalışanlarını mengeneye alıyor, insiyatif tanımıyor, çoğu zaman kendi kuyusunu kazan bir sistem üzerinden insanların çalışmasını, firmanın karlılığını arttırmasını, o kardan küçük bir oranı verip her ay sisteme mükemmelmişçesine inanılmasını istiyorlardı.

Bir büyük alışveriş zincirine giriyorsunuz. Hızlı ödeme kasaları var ve siz altı parça ürün koyuyorsunuz. Kasiyer sadece beş parçayı kabul ediyor, sizse, ürünleri ikiye bölerek bu sorunu çözmeye çalışıyorsunuz. Kasiyer kabul etmiyor. Kızmaya başlıyorsunuz. Çünkü talebiniz karşılanmadı.

Kasiyer neden kabul etmiyor? Ona verilen görev sadece bir müşteriden beş ürün almak. Aksi bir uygulama, daha önce yöneticisi tarafından aktarılmış “suistimale dönebilir” yönergesinden dolayı yasak. Kasiyer belli bir kurallar bütününde inisiyatife sahip değil.  Siz ona kızıyorsunuz, o size.

Toplumun alt grupları birbirine kızıyor. Meclislerde milletvekilleri birbirlerini tartaklıyor. Her rengin gri olarak nitelendirildiği bir bakış açısında farklı perspektifler sergilemek oldukça güçtür. Birileri renklenmeye başladığında aşırı dikkat çekiyor.

Her şeyi bir kenarıya bırakıp, şu soruyu sormak gerekir: “Farklılıklara ne kadar saygılıyım? Farklı olanı anlamak için enerji harcıyor muyum? Yoksa, kalıbın içinde kalmak, işime mi geliyor?”

Share

Leave a Comment