#14. Beklentiler Dünyası

İlkokulda pinekleyen mi yoksa inekleyen miydin? Ön sıralarda oturmak bir prestij kaynağı mıydı, yoksa arka sıralar ele geçirilmemiş kalen miydi? Ya da çok istemene rağmen öğretmenin, seni hiç ön sırada oturtmadı mı? Farkında değilsin ama, en ön sıra ile en son sıra arasında ciddi bir fark var. Anneler, babalar ve dahi öğrenciler; gözlerinizi iyi açın…

Öğrencilik sürecim boyunca ilk üç sıradan birinde oturdum. Ancak, gelişim dönemime göre; cam kısmında başladım, örgün okul sürecimi duvar kenarında tamamladım. Çocuklar ilk ve orta okulda sınırsız bir hayal gücüne sahiptir. Aile ve okul, doğru sürücülere doğru yazılımı yüklediğinde, çocuk oldukça yaratıcı hayaller inşa edebilir.  Ben de hayal dünyasında sörf ederken  arada okul camından dışarı bakar, yüzyıllık çınar ağacının dallarında Kurtuluş Savaşı’nı canlandırırdım. Arada ciddi uyarılar da alsam, aslında dersi hep dinlerdim, sadece farklı şekilde. Lisede bir süre cam kenarından orta sıraya geçtim, dördüncü sınıfta duvar tarafında bulmuştum kendimi. Üniversitede de bu şekilde devam etti.

Gelişim süreçlerine göre, özellikle çocukluk ve erken yetişkinlik dönemlerinde kişiler, içinde bulundukları toplumun da etkisiyle belli başlı karakter yapıları oluşturur ve oluşan  bu karakter bütünleri kemikleşmeye başlar. Okulun bu süreçte çok ciddi etkileri vardır. 

Aslında, örgün eğitim başlı başına bir “grup psikolojisi” sürecidir. Grup psikolojisi çalışıyor ya da bu alanı merak ediyorsanız, okullar bu konuda ciddi birer kaynaktır. Ülkemizde milli eğitim alanında her ne kadar dişe dokunur bir akademik çalışma olmasa da, öğretmenlerin bu konuda kendilerini geliştirmeleri önemli olsa gerek.

Neden mi?

1968 yılında Psikolog Robert Rosenthal ve Lenore Jacobson eğitim alanında muhteşem bir sosyal deneye imza attılar. İki bilim adamı 18 farklı sınıftan, tamamiyle rastgele 18 adet çocuk seçmişlerdi. Bu çocuklar daha önce birbirleriyle iletişime geçmemiş, kısacası birbirleri hakkında yok denecek kadar az bilgiye sahipti. Çocuklara IQ testi yapıldı ve skorlar saklandı. Rosenthal ve Jacobson haricinde hiç kimse çocukların IQ düzeyini bilmiyordu. Seçtikleri bu çocukları bir sınıfa yerleştirdiler. Bu seçimden hiçbir bilgisi olmayan ve gelecekte onlara ders verecek öğretmene şu bilgi verildi; çocukların hepsinin sınıf düzeyleri aynı; ancak içlerinden 6’sı oldukça entellektüel yaklaşımları olan, hızlı öğrenen, derse ilgili, hızlı yol alan ve gelecek vaat eden öğrencilerdir.

Peşi sıra öğretmen, rutin öğretim sürecine başladı. Öğretmenin ve çocukların davranışları sürekli takip ediliyordu. Süreç ilerledikçe ciddi bir fark göze çarpmaya başladı. 2 psikolog, bir süre sonra sınıfın tamamına bir IQ testi daha uyguladı. Sonuçlar ilginçti; daha önce haklarında oldukça olumlu bilgiler verilen 6 çocukta, diğer çocuklara göre genel IQ puanında yaklaşık 4 puan kadar bir artış saptanmış, diğer çocuklarda bir değişim kaydedilememişti. İyi de, bu nasıl oluyor?

Mitolojide, Kıbrıs’ın yakışıklı prensi aynı zamanda yetenekli bir heykeltraş olan Pygmalion, oldukça küstah bir düşünceyle, tüm kadınların mükemmellikten uzak olduğunu düşünür ve kendine ideal bir kadın heykeli yapmaya karar verir. Uğraşır, didinir ve Galatea adında bir heykel yapar. Ancak işler değişir; çünkü kendi yaptığı heykele aşık olur. Bu platonik aşkın girdabındayken Tanrıça Venüs’e bu heykelin canlanması için dua eder. Venüs yakışıklı heykeltraşın dileğini kabul eder ve bu çift mutlu bir şekilde yaşayıp giderler.

Gökten üç elma düşer, biri size, biri aşık gençlere, diğeri de deneyden haberi olmayan Amerikalı öğretmene…

İncelemeler sırasında farkına varıldı ki; ilk başlarda, 6 çocuk diğer çocuklardan farklı davranmıyordu.  Ancak süre geçtikçe öğretmen, ders anlatırken bu 6 çocukla daha fazla göz teması kurmaya başladı. Beden dili değişiyor, ses tonu farklılaşıyordu. Daha sonra bu 6 çocukta da gözle görülür davranışsal değişimler oluştu. Öğretmen üzerinde dikkatleri daha uzun sabitleniyor, öğretmenle aralarındaki iletişim daha uzlaşmacı bir yolda seyrediyordu. Gittikçe iki tarafta birbirlerini pozitif yönde yukarıya doğru çekmeye başlamıştı.

İngilizcesi “Pygmalion Effect” olan, bizimse Türkçe’ye “Beklenti Etkisi” olarak çevirebileceğimiz bu detay, çok ciddi sonuçlara sebep olmuştu. Öğretmene yüklenen bu beklenti, bu 6 çocuğun başarılı olacağından yanaydı. Daha önceki podcastlerde de belirttiğim gibi bilinçaltımız, beklentilerimize en çabuk cevap veren adresi tercih eder. Öğretmen, öğrencilerinin arasında daha hızlı sonuç alabileceği bir gruba daha farklı bir psikolojide yönelmiş, istatistikler ise bunu doğrulamıştı. Oysa, 6 çocuğun IQ düzeyleri, ilk yapılan testte diğer çocukların ortalamasından düşüktü…

Lisenin ilk yıllarında fizik dersi notlarım çok yüksek olmasına rağmen hiç unutmam, son sınıfta hocam, duvar kenarında ve daha arkada oturduğum için, dersle yeteri kadar ilgilenmediğimi söyleyerek sözlüme 100 üzerinden 49 vermişti. Oysa ki ben arka sırada bir taşın yere düşüş problemi yerine  Arno Penzias ve Robert Wilson’ın “Kozmik Mikrodalga Arkaışınımı”nı nasıl hesapladıklarını çözmeye çalışıyordum. Cam kenarında oturmasam da, halen hayal edebiliyordum…

Share

Leave a Comment