#1. Yalan Nasıl İcat Edildi?

Doğamız gereği “inanmak” bizim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. İnanmak bir zorunluluktur. Kaçışı olmayan bir yoldur. Bu yolda aklımıza gelen ve yanıtlanması gereken soru da şu olsa gerek: Ona inanıyorum ama ya yalan söylüyorsa?

Yalan söyleyen insanları saptamak şuan ki bilimsel bilginin sınırları içinde pek de kolay bir şey değildir. Sadece belli başlı ipuçları söz konusudur. O halde, tam bu noktada sorulması gereken başka bir soru vardır: Bizi kandıran bu yalancılar nasıl ortaya çıkarlar? Yalan söylemeyi nasıl kendi sanatları haline getirebilirler? Bizi nasıl ‘ahmaklık kuyusuna’ sokabilirler? Gelin bu soruların cevaplarına ulaşalım.



Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; yalan söylemeye başlamak yetişkinlik döneminde değil, oldukça erken dönemde, birkaç yaşındayken başlıyor. Çocuk gelişimi uzmanları ve akademisyenler    2 yaşındaki bir çocuğun bile rahatlıkla ‘aldatmaya’ yönelik davranabildiğini söylemektedir. Örneğin, annesine doğru kollarını açarak gülen bir bebek, anne onu kucakladığında hemen kolyesine asılır. Sonra bu hareketin işe yaradığını fark ettiğinde bir sonraki hedef komşunun kızının saçları olabilir; sonuçta çocuklar için saç çekmek eğlenceli bir aktivite olabilmektedir. Bunun bir kez işe yarar bir şey olduğunu fark edince defalarca dener.

Bu noktaya kadar çocukların sözle iletişime tam anlamıyla geçmediğini varsayarak, hareketle aldatmaya yönelik gerçekleştirdikleri eylemlerden bahsettik. Yaş ilerledikçe kurnazlık ve prodüksiyon oranı hızla artan bir yalan şekli bizleri karşılıyor. İsterseniz çok uzağa gitmeden 2009 yılında Victoria Talwar’ın Batı Afrika’da 3-6 yaş arası çocukların yalan söyleme yaklaşımları üzerine yaptığı araştırmaya göz atalım.

Talwar, kendisine iki farklı okul seçmişti. Birinci okul daha çok batı tipi eğitim anlayışına sahip, cezalandırmanın genelde kınama ve öğüt verme ile gerçekleştirildiği ve asla fiziksel bir cezanın olmadığı bir sisteme sahipti. İkinci okul ise geri kalmış ülkelerde sıklıkla görülen fiziksel cezanın yoğun olduğu bir sisteme sahipti. Her iki okulda çocukların yalan söyleme yaklaşımlarını anlamak için aynı oyunu öğretti; çocukların arkası dönükken onlara elindeki objeyi sesinden tanıyarak kendisine söylemesini istedi. Altın bir kural vardı; ne olursa olsun arkasını dönmeyeceklerdi. İlk başlarda gayet kolay birkaç nesneden sonra, sesi pek de seçilemeyen bir objeyi tanımlamaları isteniyordu. Yüksek oranda, çocuklar tanımlayamıyordu. Bu zaten beklenen bir sonuçtu. Ancak bundan sonrası dikkat çekiciydi. Tam bu noktada Talwar acil bir telefon için dışarı çıkması gerektiğini söylüyordu. Bir süre sonra odaya giriyor ve öğrenciden objeyi tanımlamasını istiyordu. İşte tam bu noktada her şey ortaya seriliyordu.

Tahmininiz nedir?

Sizi meraklandırmayayım ve sondan başa açıklayayım; her iki okuldaki çocuklar da yalan söylediler. Ancak yaklaşımları oldukça farklı olarak…

Birincisi, yani batı tarzı eğitim veren ve cezalandırmanın fiziksel olmadığı okuldaki öğrenciler, Talwar geldiğinde sorduğu soruyu doğru cevaplamış, objeyi doğru bilmişlerdi. İkinci, yani cezalandırma yöntemleri despot ve şiddete yönelik olan okulun öğrencileri de aynı şekilde tereddütsüz cevabı yapıştırıvermişlerdi.

Bu iki grubun arasındaki en büyük fark gizlice çekilen kamera kayıtlarında saklıydı. Birinci grubun çocukları Talwar odadan ayrıldıktan sonra bir süre arkasına bakmamak için adeta kendileriyle savaşıyorlardı. Bu ortalama bir dakika kadar sürüyor; akabinde dönüp objeye bakıyorlardı. Oysa ikinci grubun çocukları, Talwar odadan çıkar çıkmaz bir süre etrafa baktıktan sonra hemen arkalarını dönüyorlardı.

Şimdi bir de Talwar odaya girdiğindeki kısmı inceleyelim.

Talwar çok basit bir soru daha sordu: “Peki bunun kalemtraş olduğunu nasıl anladın?”

Burası da bir dönüm noktası niteliğinde! İkinci grubun çocuklarının neredeyse tümü birinci grubun çocukları gibi direkt yalana sarılıyorlardı. Ancak yalanın derişimi oldukça farklıydı. Birinci grubun çocukları oldukça basit yalanlara başvurmuşlardı ama ikinci grubun çocukları resmen hikaye yazıyorlardı. Aslında daha önce böyle bir ses duyduğunu, annesine daha önce kalemtraş hiç böyle bir ses çıkartır mı diye sorduğunu, yeni model kalemtraşların yüksek sesle kalem açtığını…Bitmek bilmeyen bir hikaye başlıyordu. Gördüğünüz gibi hikayeler oldukça yaratıcıydı.

Oysa bu zamana kadar, yalan söyleyen kişileri ayırt etmede öğrendiğimiz birkaç basit işaret vardı; yalan söyleyen kekeler, kısa cevaplar verir, göz kontağından kaçınır…Tamamiyle doğru değil diyemeyiz ancak, örnek araştırmadan da anlayacağınız gibi gayet ustaca gözlerinizin içine bakarak, kekelemeden size bir hikaye uydurabilirler.

Aynı ülkede yaşayan, farklı sistemlerde eğitim alan -muhtemelen özel yaşamlarında da eğitim yaşamlarına benzer bir aile içi disipline sahiptirler- bu çocukların yalana yaklaşımları şaşırtıcı derecede tezat.

Unutmamalıdır ki; yalan söylemek bir sosyal gereksinimdir. Yani biyolojimizde bu var. Ancak bunun dozajı ve samimiyeti farklı etik soruların kapısını aralar. Baskı unsuru ile yetişmiş çocuklardan beklenen öz disiplin, beraberinde çocuğunuzu yaratıcı bir yalancı haline getirebilir. Gözlerinizin içine baka baka sizi kandırabilir.

Üstelik küçük sebepleri olmayan ve büyük sonuçlar doğuracak yalanlardan…

Kaynaklar:

http://www.theguardian.com/commentisfree/2011/aug/03/corporal-punishment-learning-discipline

http://www.talwarresearch.com/publications.html

http://people.mcgill.ca/victoria.talwar/

Share

Leave a Comment