#3. BEYİN NEDEN VARSAYAR?

Gerçekte beynimiz için her şey bir “varsayım”dır. Nasıl mı?

Şimdi aşağıdaki tırnak içinde yazacağım hikayeyi okurken, bir yandan da hayal etmenizi rica edeceğim.

“Ben arabanın arka koltuğunda oturuyordum. Kırmızı ışıkta bekliyorduk ve birden en sol şeritten hızla kırmızı bir araba geçti ve ilerideki…”

Hikaye bu kadar.  Hiç şaşmaz, herkes bu yazıyı okuduktan sonra hikayenin sonunu bağlayacak birkaç görüntü peşi sıra ekler. Oysa, ben devamından hiç bahsetmedim ki!

Beynimiz aslında bir hareket dizilimini, bir diğer değişle yaşam çizgisini çözümleyemez. Onun için her an birer fotoğraf karesidir ve bu fotoğraf karelerini birleştirerek bir “hareket algısı” yaratır. Aynı şu küçük defterlerin her sayfasına adam çizip baştan sona kadar uçlarını kıvırarak açtığınızda sanki yürüyormuş gibi gözükmesini andırır. Oysa ortada fiziksel anlamda bir hareket yoktur. Şimdi tam o anda son sayfaların eksik olduğunu düşünün. İşte beyin bu boş sayfaları daha önceki deneyimlerinden yararlanarak olası bir “hareket planı” hazırlamaktadır.

Belki de beklenti dediğimiz şey tam da bu noktada ortaya çıkıyordur. Örneğin sizinle hoş zaman geçiren biriyle bir sonraki karenin ne olması gerektiğini beyin çoktan yazmış olabilir. Anlam yükleyerek bir sonraki adımı karşıdan bekliyorsunuz. Ancak bir de bakıyorsunuz ki, onun beyni bu konuda farklı bir “varsayım” da bulunmuş. Nihayetinde yazının en başında bu hınzır senaristin kalemi daha önceki deneyimlerin de etkisi altında kalabiliyor demiştik.

Bazı zaman varsayımların derin izleri de oluşabiliyor; korkular! Yolda size doğru hızla gelen birisinin sizi gasp edeceğinden korkarsınız. Metroda yanınızda oturan adamın aklından neler geçiyordur, değil mi? Yıllarca terfi beklerken…

Arkadaşınızla iletişim kurarken, bazı noktaları yanlış algıladığınızda azarı işitiverirsiniz. Halbuki pür dikkat dinlemenize rağmen nasıl oluyorda, onun söylediği farklı, sizin anladığınız bambaşka olabiliyor? Cevabı biliyorsunuz artık.

Beyin devamlı sizin daha önce onayladığınız, kendinize yakıştırdığınız kareleri gelir hikayenin eksik kısmına yapıştırır. Siz de bu eksik kareleri hiç sorgulamaz, aynen yaşarsınız. Olayların, olguların bir adım ötesini bilinçaltınız işlerken, “bilinçli düşünen kısmınız” buna savaş açar. Bu yazıyı okuduktan sonra bilinçli kısmınız da şuana kadar bu savaşı vermemişse, emin olun, vermeye başlayacak.

Peki ne yapmalı ? Sanırım en pratik yol, iletişimcilerin uzunca bir süre önce ortaya çıkarttığı “confirm the message” yani “bilgiyi doğrula” yaklaşımıdır. Gerçekten düşündüğünüz ile karşınızdaki kişinin size aktarmak istedikleri örtüşüyor mu? Farkındaysanız, “örtüşüyor mu?” dedim çünkü, bilimsel açıdan da yüzde yüz olması imkansız. Basit bir soru aslında: “Şunu mu demek istedin? Bundan şu anlamı mı çıkartmam gerekiyor?”

Gerçekten, hayati sorulardır. Eğer iletişim kazası yaşamak istemiyor, hatta ve hatta sosyal çevrenizle uyum sağlamak istiyorsanız, söylediklerinizi doğrulatın ve söylenileni doğrulayın

Share

Leave a Comment